Sallanalım Mı Hamakta?

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

Sallanalım Mı Hamakta?

Yazın en güzel zamanları…Hamağın vakti geldi!
Farz edin ki tatildesiniz…
Güneş öğleden sonra hafifleyecek, serin bir rüzgar çıkacak. Siz hamağınızda tatlı tatlı bebekliğe döneceksiniz.
Fikret Kızılok’un şarkısı gelecek belki hatırınıza: “Yaşımı geriye doğru saymaktayım / Hamaktayım”

Şekerlemenin en tatlısını, tembelliğin en zevklisini tadıp gevşerken hamağınızda, bu sefer Mahzar Alanson’un kulaklarını çınlatacaksınız:

“ne yapsam ne yapsam
bir hamak alıp sallansam
kurtulur muyum bunalımdan
hamakta sallansam?”

Sizin de canınız hamak çekti değil mi şimdi? Usul usul sallanmak için bahçeye, balkona bir tane de biz kursak dediniz mi?
Terapi niyetine bez hamaklar, örgü hamaklar, tek ve iki kişilik olanlar bin bir çeşidiyle sizi bekliyor o halde.
(Biraz daha niyetlendirmek için www.maranon.com, www.mskmakina.com, www.speerhammocks.com sitelerini incelemenizi öneririm. Bu sitelerden on-line hamak satın almak mümkün. )
Fiyatlara gelince; hamakların fiyatları 10 YTL’den 900 YTL’ye kadar uzanıyor. Ama en hesaplısını almak isteyenlerin yolu mutlaka İstanbul Eminönü/ Tahtakale’den geçiyor.

Benim bahçem yok diyorsanız üzülmeyin, ayaklı hamaklar ve duvarlara çakılacak kancalarla artık evler de iç mekan hamaklarına kavuşuyor.
“Yok ben mutlaka ağaçların altında sallanmalıyım, kuşların sesleriyle uyumalıyım” diyenlerdenseniz size iki hamaklı mekan da bizden tavsiye:

Don Jon Cafe - Rumelihisarı’nda, etrafı ağaçlarla çevrili, oturma grupları, küçük bir havuz, bolca hamak ve pufun bulunduğu, Dj’li bir kafe-restoran. (Alışkanlık yapar!)
Adres: Yahya Kemal Cad. 40 Rumelihisarı, İstanbul Telefon: (0212) 287 29 10

Ağva – İstanbul’a yakın enfes bir kaçış mekanı. Yemyeşil ormanı, nehirleri de cabası. Yer yastıklarına ve hamaklara uzanıp mavi gökyüzünü izleyerek huzurun sesini dinlemek isteyenler için ideal.

4. MÖVENPİCK GOLF CUP YAPILIYOR

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

Açılışından beri gerçekleştirdiği prestijli etkinliklerle adından söz ettiren, İstanbul’un ilk butik iş oteli Mövenpick Hotel Istanbul, 16 - 17 Eylül 2006 tarihlerinde, İstanbul Golf Kulübü Maslak Tesisleri’nde 130 kişinin katılacağı bir golf turnuvası düzenleyecek.

2 gün sürecek turnuvada bayanlar 2 erkekler ise 3 kategoride yarışacak. Ayrıca senior kategorisi de düzenlenecek. Her kategorinin ilk üç derecesine ve gross birincisine kupaları akşam saatlerinde, Mövenpick Hotel Istanbul Skyline Club Lounge’da düzenlenecek olan ödül töreninde verilecek.

Ödül töreninin ardından gerçekleştirilecek olan çekilişte bir şanslı oyuncu Jolie Ville Mövenpick Golf & Resort Mısır’da 5 gece 2 kişilik konaklama kazanacak. Kupaların dışında dereceye girenlere Mövenpick Hotel Istanbul’da haftasonu konaklama, AzzuR’da brunch gibi çeşitli hediyeler de verilecek.

Bu yıl dördüncü kez düzenlenecek olan turnuva ile ilgili bilgi için 0212 319 29 29’dan Halkla İlişkileri arayabilirsiniz.

Mövenpick’de Ramazan Keyfi…

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

İstanbul’un ilk butik iş oteli Mövenpick Hotel Istanbul, 24 Eylül – 22 Ekim 2006 tarihleri arasında AzzuR Restaurant’ta özel Ramazan büfesi sunuyor.

Çeşit çeşit iftariyelikler, dumanı tüten çorbalar, Ramazan pideleri, baklava böreği, zeytinyağlı çeşitleri, asma yaprağına sarılmış fıstıklı pastırmalı tavuk rulosu, güllaca sarılmış iç pilavlı kuzu tandır, zırh ile çekilmiş kebap çeşitleri, kuzu şaşlık kebabı, güveçte kuru fasulye gibi Türk damak tadını yansıtan pek çok yemek, güllaç, ayva tatlısı, cevizli incir dolması, kabak tatlısı gibi Türk ve Osmanlı tatlıları, kızılcık ve üzüm şerbeti geleneksel Ramazan Sofralarının keyfini yaşatacak.

Executive Chef Maximilian J.W ve ekibi tarafından hazırlanan birbirinden lezzetli bu nostaljik yemekleri canlı fasıl müziği eşliğinde tadabilirsiniz.

Kişi başı: 70 YTL ( KDV dahil ), meyve suyu ve ayran dahil.
AzzuR’a Rezervasyon için: (0212 ) 319 29 29’dan 3811.

Çalışanlarınız ile birlikte güzel bir iftar yemeği…
Mövenpick Hotel Istanbul, Ramazanın coşkusunu İftar yemeklerinde çalışanlarıyla ve iş arkadaşları ile paylaşmak isteyenler şirketler için de özel iftar mönüleri hazırladı. 20 kişiden 400 kişiye kadar olan iftar davetleriniz için 0212 319 29 29′dan Ziyafet Ofisi’ni arayabilirsiniz.

Mövenpick Hotel Istanbul’da Ailenizle Pazar Sofrası

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

Pazar günlerinin keyfini ailece çıkarabilmeniz, yeni haftaya sevdiklerinizle rahatlatıcı bir atmosferde başlamanız için Mövenpick Hotel Istanbul’un restoranı AzzuR’da Kasım 2006’dan itibaren her pazar Aile Sofrası temalı brunch’lar düzenleniyor.

11.30 -15.00 saatleri arasında devam eden Aile Sofrası’nda Türk mutfağından ev yemekleri, annelerimizin yaptığı tatlarda hazırlanıyor. Beyaz, peynir, köy tereyağı, petek balı, ev yapımı reçeller, kaymak, poğaça, simit, bazlama, sahanda yumurta gibi Türk usulü kahvaltılık çeşitlerinin yanı sıra kebaplar, döner, yöresel yemekler, kavurma, tahinli katmer, ev baklavaları, muhallebiler Aile Sofrası’nda sizleri bekliyor.

Aile Sofrası’nda günün geri kalanını da ailece geçirebilmeniz için çok özel bir sürpriz var: Konuklara AFM sinemalarından sinema bileti hediye ediliyor. Aile Sofrası’nda çocuklar da unutulmadı. Minikler, Theodora Vakfı tarafından görevlendirilen Palyaço Doktorlar’la, onlar için hazırlanan özel oyun odasında eğlenceli saatler geçirebilecekler. Mövenpick Hotel Istanbul, Theodora Vakfı’nı desteklemek amacıyla, brunch’a katılanların ödediği ücretin belirli bir bölümünü vakfa bağışlıyor.

Brunch: 55 YTL, 0-6 yaş arası çocuklara ücretsiz, 7-12 yaş çocuklara % 50 indirimli.

Balıkçıların Ve Denizcilerin Koruyucusu Aziz Nikola

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

Büyükada’ya yepyeni bir tarz kazandıran Aya Nikola Butik Pansiyon küçük haftasonu dinlenmeleri için eşiniz ya da sevgiliniz ile gidilip kalınası bir yer. İstanbul’a o kadar yakında iken bir o kadar da uzaklaşmış olduğunuzu hissettirebiliyor.

Pansiyonun sahibi Aysel Hanım Büyükada’lı değil. Anladığım kadarıyla kendisi ada havasını alıp da bırakamayanlardan. 11 odalı harika bir mekan yaratmış.Tüm odalar sanki denizin içindeler. Farklı renkler ve antika mobilyalar ile dekore edilmiş olması size tarihten bir Büyükada sunuyor. Antikaların bir kısmı Aysel Hanım’ın büyükannesinden kalıp saklanmış olanlar, diğer kısımlar ise büyük bir özenle toplanmışlar.

Oda - kahvaltı konaklayabileceğiniz ancak mutfağında ağzınıza layık öğle ve akşam yemekleri hazrılatabileceğiniz keyifli bir tercih olacaktır.

Fest Travel İle Dopdolu Bir Gün

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

İstanbul’u gezmeden İstanbul’da yaşıyoruz demeyelim. Ben Saint – Benoit Lisesi mezunuyum ve Moda’da yaşıyorum. Okul hayatım boyunca Kadıköy’den Karaköy’e vapurla gittim ve 8 senem hep o civarda geçti. Ama ne Karaköy meydanındaki Ziraat Bankası Binasının tarihinden ne de Tophane’deki Andrea, Aya Elia ve Aya Pantelemion isimli Rus Kiliselerinden haberdardım.

Türkçe konuşan Anadolulu Ortodokslarına ait Bağımsız Türk Ortodoks Patrikliği de 1922’den beri aynı yerde imiş. Tam okulumun karşı sokağında Getronagan Ermeni Lisesi’nin varlığını biliyordum ancak yanında bir kilise olduğunu ve hemen arka sokağında da bir Süryani Kilisesi bulunduğunu yeni keşfettim. Kemankeş Caddesi Tanzimat Dönemine ait yapıları barındırıyor. Voyvoda Karakolu ve Hovagimyan Hanı en dikkat çekenleri. Galata’ya doğru devam ederken, ismi Karaim Yahudilerinden gelen Karaköy meydanındaki Yeraltı Camisini, alt geçide doğru ilerlerken Ömer Abed Han’ı ve karşı tarafa geçtiğinizde 1671 yılına ait Zülfaris Sinagogu’nu ilk kez ziyaret etmiştim.

Bankalar Caddesi adı ile bilinen Voyvoda Caddesin’deki Osmanlı Bankası Müzesi, İş Bankası Binası ve Generali mimarilerindeki farklılık ile zenginliklerini yarıştırıyorlardı. Tam karşılarındaki Kamondo merdivenleri bizi Galata’ya kadar çıkartmıştı. Galata Kulesi’nin yan sokağından, hani Nergis Jazz Bar’ın olduğu sokaktan aşağı doğru devam ederken Saint Pierre Han ve kilisesi, zamanında Cenevizlilerin ticari merkezi olan Ceneviz Sokağı çoğu kez yanından geçip de ne olduğunu farketmediğimiz yerler olsa gerek.

Daha da aşağıya devam edip Perşembe Pazarı Sokağı’na geldiğimizde Hristiyan ve Türk-İslam mimarisini beraber yansıtan Serpuş Han ve devamında yapıldığı yıllarda Latin-Katolik Kilisesi olan Arap Camisini geziyoruz. Biraz daha ilerleyip Azapkapı’dan çıkıyoruz. Sahilde Azapkapı Camisi olarak da bilinen Mimar Sinan eseri Sokullu Mehmed Paşa Camisini görüyoruz. Son olarak Fatih Bedesteni’ni ve Rüstem Paşa Hanı’nı görüyoruz ve diyoruz ki hemen yan taraftaki Grifin Han’ın bitişiğindeki lokanta’da balık salata yemeği ihmal etmeyiniz.

Ege’de Bir Ada: Mikonos

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

Ben Büyükadalıyım. Ailem 120 yıl once gelip yerleşmiş ve birkaç yıl sonra da bir ahşap ev yapmış. Yazları hala o evde oturuyoruz. Evimizi 12 yıl once tamamen ve aslına uygun olarak yeniledik. Ada, İstanbul’un hemen yanıbaşında bir doğa cenneti. Anlatmak için kitaplar yetmez. Mikonos’u anlatacakken Büyükada’dan behsetmem, bir kıyaslama olanağı sağlamaktan ibaret.

12 Haziran 2006, Pazartesi bir turist gemisi ile öğleye doğru Mikonos’tayız. Büyük sayılabilecek bir ada, yanında da boş bir adacık. Ağacın ve yeşilin pek fazla olmadığı, kuru topraklara sahip bir ada aslında. Popüler olmadan önce çok az insanın yaşadığı basit bir balıkçı köyü iken, kış aylarında nadiren yağan yağmurun sularını sarnıçlarda toplayıp kullanırlarmış. Şimdi yüzbinlerce insana su, Pire’den büyük tankerlerle geliyor ve hiç kesilmiyor. Ada turist çekmeye başladıktan sonra pekçok ev, dükkan, otel, pansiyon yapılmış. İki katlı, küçük, beyaz boyalı, mavi pencereli ve küçük mavi balkonlu evler. İki metre genişliğinde, kayrak taşı döşeli sokaklar. Köyde Akdeniz özelliğine aykırı tek bir yapıya rastlanmıyor. Resmi binalarda bile aynı forma sadık kalınmış.

Bugün adada hoşa gidebilecek, bahçe, çiçek, ağaççık ne varsa hepsi insan eliyle, büyük çabalarla yetiştiriliyor. Tüm halk yolların temizliği, evlerin güzelliği için gayretle uğraşıyor. Binlerce insanın dolaştığı yollarda bir fıstık kabuğu bile yok. Evler yılda iki kez boyanıyor. Tüm plajlar pırıl pırıl. Denizi de kumu da tertemiz.

Adaya 1960’larda önce hipiler gelmiş. İskelenin ve köyün aksi yönünde, yürüyerek yarım saatte varılan sapsarı kumlu plajda, gönüllerince, sereserpe yaşamaya başlamışlar. Ada halkı onları hiç rahatsız etmemiş. Hipileri merak edenler, onlar gibi pervasız yaşamaya özenenler adaya akın etmişler ve bugünün Mikonos turistik adası oluşmuş. Hipilerin plajı şimdi Paradiso adı ile çıplaklar kampı olarak kullanılmakta. Yakından ya da uzaktan dürbünle kimse dikizlemiyor.

Adada herşeyin fiyatı bize göre iki üç kat pahalı ancak içkiler oldukça ucuz. Sayısız küçük lokantalar, kafeler özellikle geceleri dolup taşıyor. Eğlencede sınır yok. Tek sınır, başkasını rahatsız etmemek. Bir kaya yığını üzerinde, turizm ve eğlence merkezi yaratmak için bilgi, uygulamadaki titizlik, temizlik, misafire alabildiğince hoşgörü yeterli oluyor.

İstanbul sınırları içerisinde Prens Adaları, Mikonos’tan binlerce defa daha güzel iken neden aynı özen gösterilmiyor da yabancılar gelmiyor? Ya da gelenler niçin yarım günlük panaromik turlar ile yetiniyorlar? Turizmcilerimizin, inşaatları yapanların, onları denetleyenlerin, temizlikten ve asayişten sorumlu olanların, özetle hepimizin uzun uzun düşünmesi gerekmiyor mu?

Buzlar Arasında Bir Küçük Ada “Gravdal”

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

Kuzey Kutup Dairesinden 300 km. kadar daha kuzeyde. Norveç anakarasının açıklarında, fiyordlarla birbirinden ayrılan adalar gurubundan bir ada. 21 Mayıs’tan 21 Ağustos’a kadar güneş hiç batmıyor, gece yok. Deniz, buzul gölleri, sokaklar, evler tertemiz. İnsaları da öyle. Kılık kıyafetleri de mağazadan yeni alınmış gibi.

2 Temmuz 2005 günü bölge için görülmemiş derecede sıcak bir hava var. Termometre 22 dereceyi gösteriyor. Deniz kıyısında, parklarda, evlerinin bahçelerinde balkonlarında herkes mayolu. Ev hanımları yemekleri mayo ile hazırlayıp güneşli balkona ya da bahçeye taşıyorlar. Yemek bekleyen çocuklar da mayolu. Görebildikleri kadar güneşten yararlanmak istiyorlar. Tüm bölgenin nüfusu 24.000. Yıllık kurutulmuş üretimi 35.000 ton. 30.000 koyun ayrıca biraz da sığır ve keçi besleniyor. Mayıstan itibaren büyüyen otlar, Haziran sonunda ve Temmuz başlarında biçiliyor. Biçme makineleri aynı zamanda bu otları büyük balyalar halinde sıkıştırıp naylonlarla paketliyor. Süt hayvanları 8-9 ay boyunca bu otlarla besleniyor. Bizim ülkemizde Şubat – Mart aylarında doğan kuzular burada Mayıs ayında dünyaya geliyorlar. Bir aylık olunca dağlara bırakılıyorlar ve sahipsiz çobansız otlayıp büyüyorlar. Ağustos sonuna doğru herkes kendi hayvanını bulup ağıllara kapatıyor. Dağlarda tilkiden büyük yabani hayvan yaşamadığı için system rahatça işliyor. Ayrıca hiçbir hayvan hırsızlığına da rastlanmadığını belirtmek isterim. Bu kadar hayvan öncelikle sütü ve yünü için besleniyor. Büyük çapta ve çok kaliteli peynirler üretiliyor. Yünlerden yapılan fevkalade ısıtıcı, yumuşak, gözalıcı renklerdeki montlar ve kazaklar 150 – 200 dolara satılıyor.

Tüm ekonomik varlık 24.000 nüfusa ait olunca, petrol geliri olmadan bile bir zenginlik ortaya çıkıyor. Ulaşım ve pazarlama sistemi mükemmel. Bunun bir örneğini balık işleme tesislerinde gördük. 30 kadar, kütüklerle yapılmış ev, balıkların temizlenip başları ayrıldıktan sonra kurutuldukları alanlar, kurumuş balıkların ve balık başlarının işlenip satışa hazırlandığı ve saklandığı çok geniş hangar tek elden yönetiliyor. Balık başları para ile satılmayıp yoksul ülkelere bedelsiz gönderiliyor. Hayli büyük olan bu başlardan elde edilen balık eti ile yemekler ve çorba yapılabiliyormuş.

Görünüş ve verim olarak doğa çok güzel, ancak eski buzulların oluşturduğu kıyılarda kumsallar çok nadir. Buzlardan birine “beyaz kumlu plaj” diyerek adaya gelen tüm turistleri taşıyorlar. Bizi de götürdüler. 40 - 50 otobüs dolusu yabancıyla birlikte, biraz da acıyarak gezdik. Çünkü bizim ülkemizde bundan çok daha güzel kumlu binlerce plaj var. Üstelik burada devamlı eriyen buzullardan ötürü denizin ısısı 10 – 12 dereceyi geçmiyor ve denize girmek olanaksız.

80 – 100 yıl öncesine kadar Norveç Avrupa’nın en yoksul ülkelerinden biriydi. Ürünlerini uzak ülkelere pazarlayamıyorlardı. Kuzey ise daha da yoksul olan bir bölgeydi. Bu nedenle tarihi eser adına rastlanan hiçbir şey yok. Ormanın içinde ağaç kütükleriyle, hiç çivi kullanılmadan yapılmış olan sade ve küçük kiliseyi övünerek gösteriyorlar.

Balık fabrikasının hemen yanında deniz müzesi kurmuşlar. 50 – 60 sene öncesinin balık avı aletlerini, ağ, kanca, zıpkın vs.’yi tarihi eser diye sergilemişler. Müzenin kendilerine göre en ilginç parçası ise 50 yıllık olduğu halde hala çalışan bir deniz aracı motoru.

Bizim takalarımızda böyle bir makine yani sayılıyor ve millerce mesafeye rahat rahat gidip geliyor. Şehir hatlarında bile 50 yıldır çalışan pek çok gemimiz var. Demek ki antikalarla, müzeliklerle iç içe yaşıyoruz.
Bir başka diyarda buluşmak üzere.

Şirince Bir Masal Gibi

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

Selçuk tarafına yolunu düşen herkesin gidip görmesi gereken bir yer Şirince Köyü. Kuruluşu M.S. 5. Yüzyıla kadar dayanan köyün bilinen eski adları Kırkınca ve Çirkince. Kuruluşundan İzmir’in kurtuluşuna kadar Rumların yaşamış olduğu köye 1924 yılında Selanik’den gelen Türk aileleri yerleştirilmişler. Şirince ismi zamanın valisi tarafından verilmiş.

Köyün en önemli özelliği sahip olduğu mimari yapı, barındırdığı Aziz Demetrius ve Aziz Yohannes kilisleri ile kırka yakın manastır. Oralara kadar gitmişken konaklayalım derseniz de Kırkınca Eveleri’ni veya Nişanyan Eveleri’ni önerebilirim, ama akşam yemeğinizi Çınaraltı meydanında yiyin ve arap saçı ile şevketi bostan tatmadan, ev yapımı şarapları içmeden oradan ayrılmayın.

Tepede kurulan bir köy olması nedeni ile yavaş yavaş çöken karanlık ve güneşin renkleri de ayrı bir zevk veriyor ve zaten ayrılmak istemiyorsunuz. Alışveriş de yapmak niyetindeyseniz, yörede yetişen zeytinlerden yapılma zeytinyağlarını, zeytinyağlı sabunları ve meyve şaraplarını almadan dönmeyin.

Efes Kışın Bir Başka Oluyor

Posted by admin on Temmuz 18th, 2008

Antik kentler genellikle yaz tatillerimizde gezmeyi tercih ettiğimiz, hatta yolumuzun üzerinde ise uğramış olmak için girdiğimiz yerlerdir. Gerçek bir gezi yapmak ve detaylı bir şekilde dolaşabilmek için ise havaların biraz da serin olması gerekir. Ben bir değişiklik yaptım ve Ocak ayında Efes’i ziyaret ettim.

Giderken kimse var mıdır acaba diye düşünürken Japon turistlerin otobüslerini görünce sevindim. Rehbersiz bir gezi planladığım için verilen telefonlardan alarak eserler üzerindeki numaraları tuşlayıp bilgileri dinledim.

Tüm kent tarihini detaylı bir şekilde anlatmışlardı. Kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına kadar inen Efes içerisinde Celsus Kitaplığı, Saint Jean Bazilikası Artemis Tapınağı, Skolastika Hamamı, Yamaç Evler, Hadriyan Tapınağı, Traian Çeşmesi, Anfitiyatro, Odeon, Domition Tapınağı ile yakın çevrede bulunan Meryem Ana Evi, İsa Bey Camii ve Ayasuluk Kalesi görmeden geçilmemesi gereken yapılar.

Benim tavsiyem yazın sıcağında değil de baharın serinliğinde ya da kışın soğuğunda gezilerinizi keyifle yapmanız olacaktır.


Directory
Copyright © 2007 Tv Haberleri. All rights reserved.