Türk ve Arap kızların bekaret kabusu

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Almanya’da yaşayan bir çok Türk ve Arap kızının, kaybettikleri bekaretleri nedeniyle evlendikten sonra sorun yaşamamak için, “kızlık zarı” denilen dokularını yenilettiği bildirildi.

Alınan bilgiye göre, bekaretlerini kaybeden bir çok Türk ve Arap kızı, “kızlık zarı” denilen dokularının yenilenmesi için Polonya’nın Stettin şehrindeki bir kliniği tercih ediyor. Kızlık zarının yenilenmesi işlemi, Stettin şehrindeki Arc Medica isimli klinikte yapılıyor.

Klinik Başhekimi Zbigniew Matuszewski, kızlık zarı dokusunun yenilenmesi için 800 euro ücret aldıklarını belirterek, “Hastanemize, Almanya’dan ve dünyanın diğer şehirlerinden estetik ameliyat amaçlı gelenlerin sayısı oldukça fazla. Göğüs ve burun operasyonlarının haricinde, kızlık zarı operasyonuyla da geniş kitlelere hitap etmeyi planlıyoruz” dedi.

Kızlık zarı operasyonunu normal fiyatının yarısına gerçekleştirdiklerini söyleyen Matuszewski, bu tür tedavinin genellikle Türk ve Arap kızları tarafından tercih edildiğini vurguladı. Başhekim Zbigniew Matuszewski, “Hastamız, lokal anestezi yöntemiyle gerçekleştirilen kızlık zarı operasyonundan 2 saat sonra evine dönebiliyor. Almanya’nın Berlin şehrinde bu sorunun yaygın olması, Türk kızlarının kliniğimize akın etmesine yol açıyor. Evlenmeden önce bekaretlerini kaybeden Türk kızları, hastanemize gelerek operasyon yaptırıyor” diye konuştu.

Başhekim Matuszewski, “Evlilikten önce bekaretin kaybolması Türk kızları için büyük kabus. Fakat operasyon sonrasında bu tür uygulamanın yapılıp yapılmadığını anlamak mümkün. Almanya’da yüksek fiyatlara yapılan müdahalelerin neredeyse aynısını, yarı fiyatına hastanemizde gerçekleştiriyoruz” şeklinde konuştu.

Yapılan kızlık zarı operasyonlarının gizli tutulduğunu ifade eden Matuszewski, sözlerini şöyle tamamladı: “Polonya’da yapılan operasyonlar hakkında bilgi alınmasına imkan yok. Bu konuda çok titiz bir çalışma yürütüyoruz.”

Kadınların baş belası sistitler

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Kendini sık ve ağrılı idrar, alt karın ağrısı, sıkışma hissi ile gösteren sistit kadınların en sık karşılaştığı hastalıklardan birisidir.

Anadolu Sağlık Merkezi’nden Ürolog Prof.Dr.Yalçın İlker, kadınların çok sık karşılaştığı sistit ile ilgili merak edilenler hakkında bilgi verdi.

Sistit birçok kadının sık karşılaştığı hastalıklardan birisidir. Tarif olarak idrar kesesinin iltahaplanmasıdır. Ana başlık olarak iki büyük tipi vardır. Bunlardan bir tanesi bakterilerin yol açtığı mikrobik sistit, diğeride mikroplar ile hiç ilgisi olamayan intersitisyel sistittir. Bu iki hastalığında belirti ve bulguları biribirine benzer ve sıklıkla birbirleri ile karışırlar.

MİKROBİK SİSTİT

Bakterilerin yol açtığı mikrobik sistit 20-40 yaş arasındaki genç kadınların % 25-30’da görülecek kadar sıktır. En sık bilinen nedeni cinsel aktivitedir. Koli bakterisi en sık bu hastalığa yol açan ajandır. Kadınlarda 40 yaşından sonra azalan mikrobik sistit 65 yaşından sonra tekrar artar. Bu yaş gurubunda ise görülme sıklığı % 20 civarındadır. Yaşlanma ile artmasının nedeni vucut direncinde azalma, idrar kesesinin aşağıya sarkması ve menapoz sonrası hormonal değişimlerin idrar yollarınıda etkilemesidir.

Hastalarda idrar yaparken yanma hissi, sık ve az miktarda idrar yapma, acil idrara gitme hissi ve karnın en alt kısmında ağrı ve rahatsızlık hissi gibi yakınmalara yol açar. Bazı hasatalarda buna ek olarak idrarda kanama ve kötü kokulu idrar da görülebilir. Tanı idrar tahlili ve idrar kültürü ile konur.

Tedavi 3 günlük kısa süreli antibiotik tedavisidir. En etkin korunma yöntemi ise kişisel hijyen ve cinsel ilişki sonrası idrar yaparak idrar kesesinin boşaltılmasıdır. Bu koruyucu yönteme rağmen sık sistit olan kadınlara cinsel ilişkiden hemen sonra tek doz antibiotik verilir. Çok nadiren buna rağmen sık sistit olan kadınlarda ise düşük dozda ve uzun süreli antibiotik tedavisi uygulanır. Ayrıca sık sistit olan kadınlar altta yatan taş, idrar kesesi sarkması idrar fistülleri gibi gibi hastalıkların araştırılması açısından radyolojik tetkikler ve sistoskopi ile değerlendirilmelidir.

İNTERSİTİSYEL SİSTİT

ABD’de her 100 bin kadının 50’sinde görülen ve mikrobik nedeni olmayan bir hastalıktır. Kendini sık ve ağrılı idrar, alt karın ağrısı, sıkışma hissi ile belli eder ve ciddi dalgalanmalar gösterir. Hastalar bazı günler çok iyi iken aniden kötüleşme ve bunu takip eden iyileşme süreci geçirirler. Kesin belli olan bir nedeni yoktur, gıda allerjileri, geçirilmiş idrar yolu enfeksiyonları, idrar kesesinin iç yüzünü döşeyen tabakanın bozulması, aşırı stress, sinirsel hastalıklar, idrarda bulunan irritan maddelerin etkisi olduğu kabul edilmekte ve halen araştırılmaktadır.

Hastalığın tanısı ancak diğer olası hastalıkların ekarte edilmesi ile konur. Ekarte edilmesi gereken hastalıklar mikrobik sistit, idrar kesesi kanseri, idar yolları verem hastalığı, idrar kesesini sinirsel çalışma bozuklukları gibi hastalıklardır. Bu amaçla idrar kesesinin içine optik cihazlar ile bakılması (sistoskopi) dahil geniş bir yelpaze içindeki tetkik yöntemleri uygulanır.

Hastalığın kesin olarak bilinen tek bir tedavi yöntemi yoktur. Hastalığın alevlenme gösterdiği dönemlerde de faydası olduğu bilinen ilaçlar belli bir sistematik içinde denenmeli ve hastanın fayda gördüğü ilaç tespit edilirse ataklar sırasında bu ilaç kullanılmalıdır. Bu amaçla ağızdan alınan haplar veya idrar kesesi içine ince bir kateter ile verilen solusyon halindeki ilaçlar kullanılır. İlaçlara cevap vermeyen olgularda cerrahi yöntemler son çaredir. Hastalığın tanısı konduğu zaman hastalara bunun kronik bir hastalık olduğu anlatılmalı, ömür boyu bu hastalıkla birlikte yaşanılacağı vurgulanmalı ve gerekirse psikolojik destek verilmelidir.

İdrar Kaçırma

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Her beş kadından birinin derdi İdrar kaçırma, tedavi edilebilir bir sorun

İdrar kaçırma, kadınlar için önemli bir sağlık sorunu. Yaygın inanışın aksine idrar kaçırma yaşlanma sürecinin normal bir sonucu değil. Kadının iş, sosyal ve özel yaşantısında ciddi sorunlara yol açan idrar kaçırmanın çözümünü, modern tıp, tanı ve tedavi yöntemleriyle bulmuş durumda…

Rutin işler sırasında, idrarın ani ve istemsiz olarak idrar yolundan dışarı çıkması, “idrar kaçırma” olarak tanımlanıyor. ABD’de yapılan araştırmalara göre, her beş kadından biri, hayatının bir döneminde bu sorunla karşı karşıya kalıyor. Acıbadem Hastanesi Kadıköy Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölüm Sorumlusu Doç. Dr. Tolga Ergin, erken safhalarda tanı konulduğu takdirde, pek çok kadının ortak sorunu olan idrar kaçırmanın ilaç ve egzersizle bile ortadan kaldırılabildiğine dikkat çekiyor.

İdrar kaçırma sorununa dikkat çekmek amacıyla Acıbadem Hastanesi Kadıköy Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümü bünyesinde kurulan “Ürojinekoloji Kliniği”nde en modern tanı yöntemlerinden yararlanılıyor ve çağdaş tedaviler organize bir şekilde sunuluyor. Doktorunuz ile idrar kaçırma konusunu açıkça konuşmanız, tedavi seçeneklerini öğrenmenizi, bir zamanlar yaşadığınız tam ve aktif yaşam tarzını yeniden kazanmanızı sağlayabiliyor.

Doç. Dr. Tolga Ergin, idrar kaçırmanın belli gruplara ayrılarak incelendiğine dikkat çekerek, “Çünkü tedavi yaklaşımları idrar kaçırmanın tipine göre farklılık gösteriyor” diyor.

Stres idrar kaçırma: Kadınlardaki idrar kaçırmanın en sık görülen tipini oluşturuyor. Stres tipi idrar kaçırmanın en sık nedeni pelvik taban kaslarının zayıflaması. Pelvik kasları, taban üretrayı, idrar yapma zamanı gelinceye kadar kapalı tutuyor. Pelvik taban zafiyeti olduğunda, egzersiz ve öksürme gibi karın iç basıncını artıracak durumlar, üretranın açılmasına ve idrar kaçırmasına neden oluyor. Bir diğer nedenini ise mesane boşalmasını kontrol eden kasların yetersizliği oluşturuyor. Bu kaslar görevlerini yerine getiremediklerinde, öksürme ve egzersiz gibi çeşitli hareketler sırasında idrar kaçırılıyor. Çok sayıda müdahaleli doğum, iri bebek doğurma, obezite, ailesel yatkınlık ve menopoz, idrar kaçırma sorununda risk faktörlerini oluşturuyor.

Urge idrar kaçırma: Güçlü bir tuvalete gitme ihtiyacı hissedildiği anda tuvalete yetişemeden idrar kaçırma olayına bu tipte rastlanıyor. Stres idrar kaçırmadan farklı olarak pelvik tabandaki zayıflıktan değil, mesane kaslarının aşırı aktif olmasından kaynaklanıyor.

Miks idrar kaçırma: Stres idrar kaçırma ile urge idrar kaçırmanın bir arada olduğu durumlarda miks idrar kaçırmadan söz edildiğini belirtiyor. Örneğin hasta hem öksürdüğünde ya da hapşırdığında, hem de bazen ani bir sıkışma hissi sonrasında idrarını kaçırabiliyor.

Taşma idrar kaçırma: Mesanede kapasitenin üzerinde idrar depolandığında idrar yapma zorunluluğu hissetmeden küçük miktarda idrar kaçırma görülüyor. Kadın hiçbir zaman mesanesini tamamen boşaltamadığı hissine kapılıyor. Diyabet, pelvik yaralanma, geniş pelvik cerrahi, omurilik yaralanmaları ve multipleskleroz gibi durumlarda kas tonusunun kaybolması sonucu oluşuyor.

Nasıl tedavi ediliyor?
Tanıda idrar tipinin belirlenmesi büyük önem taşıyor. Çünkü her tip idrar kaçırmada her tedavi yaklaşımı etkili olmayabiliyor. Bu açıdan en doğru tedavinin idrar kaçırma tipine göre belirlenmesi gerekiyor.Acıbadem Hastanesi Kadıköy Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç.Dr. Tolga Ergin, tedavi yöntemleri konusunda şunları söylüyor:

Kegel egzersizleri: Pelvik taban kaslarını güçlendirmeye yönelik egzersizler bazı durumlarda tek başına ancak genelde yardımcı yöntem olarak etkili oluyor. Bu tedaviyle idrar torbası ve idrar yapmayla ilgili kasların kontrol altına alınması sağlanarak pelvik taban kasları güçlendiriliyor. Bu egzersizlere ek olarak bir günlük (idrar günlüğü) oluşturularak bu program çerçevesinde mesane eğitimi sağlanmaya çalışılıyor. Bu egzersizlerle birlikte veya tek başına uygulanan biofeedback ile elektrik stimulasyonu da, zayıflamış pelvik taban kaslarının güçlendirilmesinde etkili oluyor.

İlaç tedavisi: Bazı idrar kaçırma tipleri ilaçlar ya da hormonlarla tedavi ediliyor. Özellikle urge idrar kaçırma tipinde ilaç tedavisi ilk seçenek. Günümüzde bu soruna karşı oldukça etkili ilaçlar var. İlaç tedavisinin süresi ise hastadan hastaya değişiyor. Ancak stres idrar kaçırma tipi ilaç tedavisine yanıt vermiyor.

Cerrahi tedavi: Diğer tedavi yaklaşımları başarısız olduğunda cerrahi müdahale yapılıyor. Doç.Dr. Tolga Ergin, artık günümüzde lokal anestezi altında dahi uygulanabilen çok basit, daha az invazif (daha az kesi ile yapılan) çok kısa sürede uygulanabilen oldukça etkili, taburcu olma ve iyileşme dönemi çok daha kısa yeni metodların geliştiğini belirtmekte.

Ne zaman başvurmalı?
Aşağıdaki sorulardan birine yanıtınız “evet” ise bir uzmana danışın.

- Güldüğünüzde, öksürdüğünüzde veya hapşırdığınızda
- Yürürken veya egzersiz yaparken
- Ağır bir eşya kaldırırken
- Oturur ya da yatar durumda ayağa kalktığınızda idrar kaçırıyorsanız
- Gün boyunca sık sık tuvalete gitmek zorunda iseniz

Bu sorun nedeniyle ped kullanmak zorunda kalıyorsanız
- İdrar yapma hissi geldiğinde tuvalete yetişemiyorsanız
- Tuvalette hiçbir zaman idrarınızı tamamen boşaltamadığınız hissine kapılıyorsanız…

Doç. Dr. Tolga Ergin
İdrar kaçırma, sıklıkla tedavi edilebilen bir durum olsa da her kadında ve her tip idrar kaçırmada her tedavi yaklaşımı etkili olamayabiliyor. En doğru tedavi, idrar kaçırma tipine göre belirleneceğinden dolayı, idrar kaçırmanın tipinin belirlenmesi ve doğru tanının konması çok önemli.

1991 yılında Hacettepe Üni. Tıp Fak. mezun oldu. Dr Zekai Tahir Burak Kadın Hastanesinden uzmanlığını aldıktan sonra Başkent Üni. Tıp Fakde 6 yıl öğretim üyeliği yaptı. Ekim 2003’ den beri Acıbadem Hastanesi Kadıköy’de Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölüm Sorumlusu olarak çalışıyor.

GECE İDRAR KAÇIRMADA TEDAVİ…
Gündüz idrar kaçırma yakınması ile başvuran kadınların bir bölümünde problemin gece de devam ettiği görülmektedir. Bu yakınmanın da olduğu hastalarda “Urge İnkontinans” probleminin araştırılması bakımından mesaneye kateter konularak yapılan “Ürodinami” çalışmasının yapılması gereklidir. Elde edilen sonuca göre bu hastalarda öncelikle ilaç tedavisinin uygulanması daha uygun olacaktır.

Dr. Hakan Özveri
İdrar kaçırma sorunu artık kolaylıkla tedavi edilebiliyor. Tedaviden başarılı sonuç alınabilmesinde idrar tipinin belirlenmesi ve multidisipliner bir yaklaşım büyük önem taşıyor. Yani, ürolog ile kadın hastalıkları ve doğum uzmanının birlikte çalışması gerekiyor.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fak. mezunu. Marmara Üniv. Tıp Fakültesi Üroloji Anabilimdalı’nda üroloji ihtisasını tamamladı. Halen Acıbadem Hastanesi Kozyatağı’nda üroloji uzmanı olarak görev yapıyor.

Kadınlara gençlik iksiri

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Vücudumuzda bulunan “fazla” yağlar artık estetik operasyonlarda kullanılan doğal dolgu maddeleri haline geldi.Yapay maddelerin aksine vücudun daha kolay tolere ettiği ve reddetmediği yağlar, kalçadan alınarak yüze enjekte ediliyor. Böylece kalçanızdan alınan ve “artık” olarak gördüğünüz yağların uygun koşullarda saklanmasıyla, kırışıklık tedavisi görebiliyorsunuz.

Acıbadem Hastanesi Bakırköy’denden Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi uzmanı Prof.Dr.Atilla Arıncı, son yıllarda kadınların ve erkeklerin sık başvurduğu “yağ emme” ve “yağ enjekte etme” yöntemleri hakkında bilgi verdi. Liposuction işlemiyle kadınların bel kenarları, karın, bacak, sırt ve kollarında biriken fazla yağlardan kurtulmak istediklerini belirten Prof Dr. Arıncı, “Sadece kadınlar değil, erkekler de bu yöntemlerin uygulanması için sıklıkla başvuruyor. Onlar göbek ve kalça bölgelerindeki yağlardan şikayetçiler” diyor. Sanıldığının aksine sadece kalçalardan değil vücudun tüm bölgelerinden yağ alınabildiğine işaret eden Prof.Atilla Arıncı, kollar, bacaklar ve yüzden de yağ aldıklarını ifade ediyor.

Hareketsiz yaşam, kötü beslenme koşulları ve stres vücudun metabolik dengesini bozuyor ve az yese de kilo alan, su içse yarayan, metabolizma hızı yavaşlayan kişiler haline dönüşüyoruz. Tek başına diyet veya spor yapmak da yetmiyor üstelik. Hem spor yapan, hem de diyetine dikkat ettiği halde vücudundaki fazla ve orantısız yağ dağılımından kurtulamayanlar, “liposuction” sayesinde fazlalıklarından kurtulmayı umut ediyor.

ZAYIFLAMA YÖNTEMİ DEĞİL

Liposuction yapılmadan önce hastaya çeşitli tetkikler uygulanıyor, durumunun bu işleme uygun olup olmadığına karar veriliyor. Vücudundaki yağ kütlesi fazla olan hastalarda bu yöntemin çok başarılı olmadığına değinen Prof.Dr.Atilla Arıncı, bu kişilerin öncelikle diyet ve spor yaparak zayıflamaları gerektiğini belirtiyor. Çünkü yağ alalınıp ardından diyete dikkat edilmeyince ve spor da yapılmayınca yağlar tekrar aynı bölgelerde birikiyor. “Liposuction yapılacak kişilerde genel sağlık durumu ve yaş göz önünde bulundurulması gereken önemli faktörlerdir.

Liposuction, spor ve diyete ek olarak “estetik amaçlı” uygulanıyor. Ancak hastanın kilosu az da olsa, yağ kitlesi büyükse alınan yağ oranının düşük tutulması gerekiyor. Yağ alma işleminin 18 yaşını bitirdikten sonra yapılması öneriliyor. Halk arasında “genç irisi” adı verilen ve vücudundaki yağ birikimi fazla olan genç kızlar ve erkeklere de bu yöntem uygulanıyor. Erkekler kalça ve karınlarındaki yağlardan kurtulmak amacıyla bu yönteme başvuruyor. Kadınlar ise, bel kenarları, karın, kalça, kol ve bacak içleri, basen bölgelerindeki yağlardan kurtulmak amacıyla yağ aldırmak istiyor.

TEKRAR UYGULANABİLİYOR

Liposuction, vücudundaki yağlardan rahatsız olan kadın ve erkeklerin estetik konfora sahip olmasını sağlıyor. Ancak sürekli bu yönteme başvurmak, spor ve diyetten uzak durmak elde edilen sonucun kalıcı olmasını önlüyor. Bu yöntem düzgün olan konturları daha da düzgün hale getirmede etkili oluyor. Bir veya iki doğum yapmış, doğumdan sonra karın bölgesinde sarkma oluşmuş kadınlar da liposuction yaptırmak istiyor. Ancak, onlara “karın estetiği” veya tıpta “abdomino dermo lipektomi” adı verilen teknikle işlem yapılıyor. Bu teknikte karın derisi yağlarıyla beraber çıkarılıyor, işlem genel anestezi altında uygulanıyor.

İz kalmasını önlemek amacıyla bikini veya iç çamaşırı çizgisinden girilerek fazla yağlar karın derisiyle beraber çıkarılıyor. Bu arada karın bölgesindeki kas fıtıkları da onarılıyor.

SPOR VE DİYETİ UNUTMAYIN

Alınan yağların tekrar aynı bölgeye yerleşmesi işten bile değil. Aynı kötü beslenme düzeninde ısrar etmek, öğünleri atlamak, yağlı yiyecekler ve alkolden uzak duramamak, spor yapmamak risk faktörleri arasında yer alıyor. Bu nedenle ameliyattan sonra hastalara diyet ve spor öneriliyor. Acıbadem Sağlık Grubu’nun Lykia World ile işbirliği çerçevesinde oluşturulan tatil al kilo ver zayıflama programında liposuction geçiren kişiler için özel egzersiz ve diyet programları uygulanmakta.

YAĞLARINIZI SAKLAYIN

Embryonun, kordon kanının, kemik iliğinin bankası var. Vücudumuzda biriken ve doktorların attıkları yağlar artık “yağ bankası”nda toplanıyor. Bu yağlar özel koşullarda saklanıyor. Kişiler ileride yüz estetiğine de ihtiyaç duyuyorsa alınan fazla yağlar kırışıklıkların giderilmesinde kullanılıyor. Kişiye özel yağ bankası hastanın istismarına açık bir konu. “Nasıl olsa yağlarım bankada, hiçbir sorunum olmayacak” deyip hayatlarına dikkat etmeyebiliyorlar. Sürekli estetikten , yağ aldırma ve yağ verme yöntemlerinden medet ummak da çok gerçekçi bir yaklaşım değil.

Cinselliğin yaşı olmaz

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Türkiye’de cinsellik 50’lerde bitiyor ama Cinselliğin yaşı olmaz! Cinsel sorunlar ülkemizde özellikle orta yaş ve üzerindeki kadın ile erkeklerde daha çok görülüyor. Ancak cinsel problem yaşayanların sadece yüzde 12’si hekime başvuruyor. Oysa bu sorunların çözümü sanıldığı kadar zor değil.

Başta Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere cinsel sağlıkla ilgilenen birçok sağlık örgüt ve kuruluşu cinsel sağlığı şu şekilde tanımlıyor: “Cinsel sağlık, cinsellikle ilgili fiziksel ruhsal ve sosyokültürel sağlık ve esenlik sürecinin kesintisiz olarak yaşanmasıdır.” Bu tanım bu süreç kesintiye uğradığında “hem sağlığımız etkilenecek, hem de yaşam kalitemiz bozulacak” anlamına geliyor. Acıbadem Hastanesi Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ferruh Şimşek cinsel sağlıkla ilgili şunları söylüyor: “Cinsel sağlık herkes için çok önemli olan ancak bir aksaklık olduğunda önemsizmiş gibi gösterilen, ardına düşmekte zorlanılan ve çare aramak için yeterince cesaret gösterilmeyen ve ne yazık ki biz doktorların da hastalarımızda varlığını pek araştırmadığımız bir konu. Oysa çok az hastalık hem kadında hem de erkekte gerek fiziksel gerek ruhsal gerekse de sosyal sağlığımızı bu kadar etkileyip bozabilir.”

CİNSELLİK BİR TABU

Cinsel sorunlar orta yaş ve üzerindeki kadın ve erkeklerde daha çok gözleniyor. Bunda birçok etkenin varlığı tartışılmaz. Özellikle organik kökenli hastalıklarda cinsel sağlık daha çok etkileniyor. Cinsel sağlığı birebir etkileyen hastalıklardan olan tansiyon yüksekliği, diyabet, kolesterol yüksekliği gibi damarsal hasar yaratan hastalıklar, kronik depresyon gibi psikiyatrik rahatsızlıklar her zaman hastaların farkında oldukları sorunlar değiller. Prof. Dr. Şimşek “Birçok durumda hasta cinsel problemle başvurup hastalığının bilincinde olmayabilmektedir” diyerek şöyle devam ediyor: “Bu açıdan da cinsel problemler altta yatan nedenin ortaya konabilmesi açısından dikkatle değerlendirilmelidir.”

Ancak cinsellikle ilgili olarak konuşmanın çok duyarlı bir konu olduğunu da unutmamak gerekiyor. İnsanların konuyla ilgili konuşmaktan çekinmesi hem onların cinsel sağlıklarını etkiliyor hem de doktorların işini zorlaştırıyor. Prof. Dr. Şimşek konuyla ilgili şunları söylüyor: “Hastaların yakınmalarını beyan etmeleri hem kendileri için hem de problemi halletmeye çalışan doktor ve araştırıcılar için hiç de kolay değil. Çünkü birçok kültürde bu konuların konuşulması kabul edilemez tabular arasında yer alıyor.”

KADINLAR SEKSE İLGİSİZ

Toplumda insanlar cinselliği ne kadar önemsiyorlar? Başka bir deyişle cinsel yaşam hayatın ne kadar önemli bir parçası? Yaygın inanışa göre kadınlar ve erkekler belli yaşlardan sonra cinselliğin o kadar önemli olmadığını düşünüyorlar. Ancak bu sadece bir kanı olmaktan öteye gitmiyor. Prof. Dr. Şimşek, gerçeğin sanılanın aksine olduğunu söylüyor: “Bu yanıtları almak ancak toplum ölçeğinde yapılması gereken bilimsel araştırmalarla mümkün. 2001-2003 yılları arasında dünya ölçeğinde yapılan ve ülkemizi de içine alan Pfizer Global Survey adlı araştırma 40 yaş üzeri erkek ve kadınlarda cinsellikle ilgili pek çok yargının doğru olmayabileceğini gösteriyor. Ülkemiz içinse erkeklerimizin yüzde 70’inin cinselliği yaşamın çok önemli bir parçası olarak gördüğünü, kadınlarımızda ise bu oranın sadece yüzde 30 olduğunu ortaya koyuyor.” Aslında kadınlar ve erkekler arasındaki bu çarpıcı fark dünya ölçeğinde de geçerli. Oranlar sanılanın aksine benzer. Cinsellik erkekler için daha önemli. Yaş gruplarında bu oranlar incelendiğinde yaş ilerledikçe cinselliğe verilen önemin azaldığı görülüyor. Ancak yine de 70’lli yaşlardan sonra bile erkeklerin yüzde 57 si cinselliği yaşamlarında çok önemli buluyorlar. Kadınlarda durum vahim. Türk kadınları 60 yaştan sonra sadece yüzde 14 oranında cinsel yaşamı önemsiyorlar. Bu dramatik rakamlar kadınların toplumda 50’li yaşlardan sonra neredeyse cinsellikten vazgeçtiğini ortaya koyuyor. Prof. Dr. Şimşek “Erkekler 40’lı yaşlardan sonra haftada birkaç kez ilişkiyi düşündükleri halde bu oran kadınlarda sadece yüzde 23″ diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor: “Oysa derin bir çelişki olarak erkek ve kadınların yarısından çoğu cinsel performansları azaldığında partnerleri veya eşleri ile olan ilişkilerinin bozulacağını düşünüyorlar.”

SORUNLAR DİLE GETİRİLMİYOR

Sağlık kuruluşlarına başvurma oranı erkek ve kadınlarda yüzde 12. Sorun olsa bile yine de hala toplumda sağlık kuruluşlarına başvurmada bir çekingenlik olduğu görülüyor. Prof. Dr. Şimşek bu noktada şöyle konuşuyor: “Bunu yenmek için biz doktorlara da görev düşüyor. Cinselliğin ve aksaklıklarının önemsenmesi gerektiğini vurgulamamız gerekiyor. Nitekim bu araştırma gösteriyor ki herhangi bir nedenle sağlık kuruluşlarına başvuran 40 ve üzerindeki erkeklerde, doktoru cinsel sağlığı ile yüzde 6 oranında, kadınlarda yüzde 10.3 oranında sorgulama yapmış. Bunun çok yetersiz olduğu açık. Çünkü erkeklerin yüzde 70’i kadınların yüzde 57’si bunu doktorundan bekliyor. Sonuç olarak cinsel sağlığa verilmesi gereken önem göz ardı ediliyor ve bu daha çok mutsuzluk ve sağlıksızlık kaynağı. Oysa çareler var yeter ki aransın.”

Özellikle organik kökenli hastalıklarda cinsel sağlık daha çok etkileniyor. Cinsel sağlığı birebir etkileyen hastalıklardan olan tansiyon yüksekliği, diyabet, kolesterol yüksekliği gibi damarsal hasar yaratan hastalıklar, kronik depresyon gibi psikiyatrik rahatsızlıklar hastaların aslında pek de farkında olmadığı hastalıklar.

Cinsellik erkekler için daha önemli. Yaş gruplarında bu oranlar incelendiğinde yaş ilerledikçe cinselliğe verilen önemin azaldığı görülüyor. Ancak yine de 70’lli yaşlardan sonra bile erkeklerin yüzde 57’si cinselliği yaşamlarında çok önemlibuluyorlar.

diyor ki…

Prof. Dr. Ferruh Şimşek

“Hastaların yakınmalarını beyan etmeleri hem kendileri için hem de problemi halletmeye çalışan doktor ve araştırıcılar için hiç de kolay değil. Çünkü birçok kültürde bu konuların konuşulması kabul edilemez tabular arasında yer alıyor.”

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. Acıbadem Hastanesi’nde Üroloji Bölüm Başkanı olarak görev yapıyor.

Focus

İlginç rakamlar

ve ilginç gerçekler

1.
Erkekler yüzde 70 oranda cinselliği yaşamın bir parçası görürken bu oran kadınlarda yüzde 30.
2.
40’lı yaşlarda erkekler haftada birkaç kez ilişki düşünürken kadınların sadece yüzde 23’ü haftada birkaç kez seksi düşünüyor.
3.
70’li yaşlarda ise erkekler yüzde 57 oranında cinselliğe önem veriyor. Türk kadınının ise sadece yüzde 14’ü 60’lı yaşlarda cinselliğe önem veriyor.
4.
Türk insanı 50’li yaşlardan sonra cinsellikten vazgeçiyor.
5.
Cinsel problem yaşayan çiftlerin yüzde 12’si hekime başvurarak çözüm arıyor.

Kefir ve Diğer Probiyotiklerin İnsan Sağlığındaki Önemi

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

İnsanlar kendi hücrelerinin 10 katı sayıdaki (100 trilyon) faydalı bağırsak mikrobu ile ortak bir yaşam sürdürmektedir. Faydalı bağırsak mikropları (probiyotikler) çeşitli yararlarının yanında dış ortamdan gelen zehirli maddelerin kana geçmesini engelleyen koruyucu bir bağırsak tabakası oluştururlar. Bağırsaktaki sağlıklı mikrop dengesinin, zararlı mikroplar lehine değişmesi, yani bağırsaktaki mükemmel dengenin bozulması çok sayıda ivegen ve müzmin hastalığa yol açar.

Son yıllarda rafine gıdaların tüketimindeki artışa paralel olarak, turşu, kefir, boza, çeşitli salamuralar gibi geleneksel fermantasyon gıdalarının az tüketilmesi, süt ve yoğurt gibi fazla tüketilenlerin ise ekşimesin ya da kesmesin diye pastörize edilmesi ya da antibiyotik katılması vücudumuzun mükemmel probiyotik dengesini alt üst etmiştir.

Bu yazımızda beslenmenin en temel konularından biri olan “probiyotikler” i irdeleyeceğiz. Ayrıca mucizevi bir gıda olan kefirin yapımı, saklanması ve tüketilmesine ilişkin çok sorulan soruların yanıtını da bu yazıda bulacaksanız. İlginizi çekeceğinizi sanıyoruz.

Probiyotik- Prebiyotik

Yeterli miktarda yenildiğinde insan ya da hayvan sağlığını olumlu yönde etkileyen mikroorganizmalara probiyotik denir.

Bağırsaktaki bazı mikroorganizmaların çoğalmasını artıran ve/veya aktivitesini uyaran ve insan ya da hayvan sağlığını olumlu yönde etkileyen maddelere (besinsel lifler gibi) prebiyotik denir

Probiyotiklerin tarihi

Kitab-ı Mukaddesin Farsça bir versiyonunda Hazreti İbrahimin uzun yaşaması(yüzlerce yıl!) fazla miktarda fermante süt ürünleri (yoğurt, süt, peynir vb) yemesine bağlanmıştır (Genesis, yaradılış, tekvin”18:8)

MÖ 76 yılında Roma tarihçisi Plinius ishal tedavisinde fermante süt ürünlerinin kullanılmasını salık vermiştir.

Probiyotik ve Metchnikoff

1912 Nobel Tıp Ödülünü kazanan Rus bilim adamı Élie Metchnikoff bilim dünyasında probiyotiklerin kaşifi sayılabilir.

Metchnikoff yoğurt, kefir ve peynir gibi süt ürünlerinde bulunan asit yapan mikroorganizmaların bağırsaktaki hastalık yapan mikroorganizmaları nötralize ettiğini saptamıştır.

Metchnikoff Bulgaristan ve Kafkasya’da yaşayan insanların ederek uzun ömürlü olması probiyotiklerden zengin gıdaların fazla tüketilmesiyle açıklamıştır.

Probiyotikler = yararlı bağırsak mikropları (bakteriler ve mantarlar)

Erişkin bir insan bağırsağında 100 trilyon (1,5 kg) faydalı bakteri ve mantar bulunur. Bu rakam insan hücre sayısının 10 katı kadardır.

Sayıları 400’ün üzerinde olan bu bakteriler ve mantarlar normal bağırsak florasını oluştururlar.

Bu bakteriler ve mantarlar 300 m2 büyüklüğünde bir yüzey oluşturan bağırsak sümüksü zarını koruyucu bir tabaka şeklinde döşer.

Probiyotiklerin görevleri

- Bağışıklık sistemini güçlendirmek.
- Yiyeceklerin hazmını kalaylaştırmak.
- Vitaminlerin (K vit, biyotin, B12, niasin vb) sentezini yapmak.
- Bağırsak duvarını zararlı maddelerden korumak ve bağırsak geçirgenliğini azaltmak.
- Zararlı maddelerin (toksinler) kan dolaşımına geçmesini engellemek.
- Besin allerjilerini ve ekzemayı önlemek.
- Kronik enflamatuvar (iltihabi) hastalıkların oluşumunu engellemek.
- Kanseri önlemek.
- Yaşlanmayı yavaşlatmak.
- Depresyonu hafifletmek.
- Otizm bulgularını hafifletmek.
- İshali önlemek ve tedavi etmek.
- İdrar yolu iltihaplarını önlemek.
- Kabızlığı tedavi etmek.
- Böbrek taşlarının (okzalat) oluşumunu azaltmak.

Sezaryen doğum ve probiyotikler

Bebek doğum sırasında vajenden gelen probiyotikler (laktobasiller ve bifidobakterler) ile karşılaşır.

Bebek anne sütü ile beslendikçe normal flora gelişir.

Sezaryen ile doğan bebekler dış ortamda bulunan mikroplar ile karşılaşır ve normal flora oluşamaz.

Doğum sonrası ilk kolonize olan floradan sağlıklı floraya geçiş uygun beslenme ortamı yaratılsa bile oldukça zordur.

Bağırsak florasının bozulmasının sonuçları

- Probiyotiklerin bağırsak mukozası üzerinde oluşturduğu koruyucu tabakanın ortadan kalkması bağırsak geçirgenliğini artırır.
- Yeteri kadar sindirilmemiş yiyecek maddeleri ve nötralize edilmemiş toksinler kan dolaşımına geçer.
- Bağışıklık sistemi yeteri kadar sindirilmemiş protein parçacıklarına karşı aşırı bir şekilde uyarılır.
- Bu yabancı protein parçacıklarının bazıları vücudun kendi proteinlerine çok benzer.
- Bağışıklık sistemi aşırı uyarıldığı zaman kendinden olanı yabancıdan ayıramaz. Onu tahrip ederken kendinden olanı da tahrip eder. Bunlara oto immün (öz bağışıklık) hastalıklar denir.

Tedavisi ya da önlenmesinde probiyotiklerin kullanıldığı çeşitli hastalıklar ;

1. İshal

Yapılan çok sayıda çalışma probiyotik yiyeceklerin ishal tedavisinde son derece başarılı olduğunu göstermiştir.
Geleneksel halk tıbbında ishalli kişilere yoğurt verilmesi yaygın bir uygulamadır.
Probiyotikler virüs ishallerinde daha etkili olmakta, dizanteri şeklinde ishalleri fazla etkilememektedir.

2. Antibiyotik ishali

Oral antibiyotik kullananların yaklaşık %20’sinde bağırsak florasının bozulmasına bağlı olarak ishal gelişmektedir. (Etkenler daha çok C. difficile ve K. oxytoca’dır) Probiyotikler antibiyotik ishallerinin önlenmesi ve tedavisinde oldukça başarılıdırlar.

3. Uyarılgan (irritabl) bağırsak sendromu

İrritabl bağırsak sendromu 6 ay-4 yaş arasındaki çocuklarda görülen günde 4-10 kez müküslü ve sulu ishal ile özellenen bir bağırsak hareket bozukluğudur. Probiyotikler irritabl bağırsak sendromunda ishali azaltmaktadır.

4. Crohn hastalığı- Ülseröz kolit

Crohn hastalığı ve ülseratif kolitin temel nedeninin bağırsakta sağlıklı mikroorganizma dengesinin hastalık yapan mikroorganizma lehine bozulması sonucu gelişen bir reaksiyon olduğu düşünülmektedir. Probiyotikler bağırsakta sağlıklı mikroorganizma dengesini kurarak Crohn hastalığı ve ülseröz kolit bulgularını hafifletebilirler.

5. Yağ ve protein sindirimi

Süt ürünlerinin içindeki probiyotikler bağırsakta bulunan proteinlerin ve yağların sindirilmesini sağlarlar yani yiyeceklerin hazmını kolaylaştırırlar.
Proteinlerin en küçük birimlerine (amino asitler)kadar indirgenmesi (protein hidrolizi) alerjik olayların oluşumunu azaltabilir.

6.Kanser

Yaygın olarak kullanılan bir probiyotik kaynağı olan yoğurdun antikanserojenik (kanseri tedavi edici) etkilerinin olabileceği gösterilmiştir.

7. Meme kanseri

Göğüs kanseri kadında en çok görülen kanser çeşididir.
Çok güçlü deliller olmamasına rağmen yoğurt ve kefir gibi fermante süt ürünlerinin kullanılmasının göğüs kanserini azalttığını çeşitli çalışmalar ile gösterilmiştir.

8. Kalın bağırsak kanseri

Kalın bağırsak (kolon) kanseri gelişmiş ülkelerde en çok görülen tümörler arasında ikinci ya da üçüncü sıradadır.
Deneysel ve epidemiyoloik çalışmaların birçoğu probiyotiklerin kolon kanserinden korunmada önemli bir rolü olduğunu göstermektedir.
Epidemiyoloik çalışmaların birçoğu probiyotiklerin kolon kanserinden korunmada önemli bir rolü olduğunu göstermektedir.
Bir bölüm çalışmada ise böyle bir etki gösterilememiştir.

Probiyotiklerin kolon kanserini önleme mekanizmaları

Mütasyon ve DNA hasarının azalması.
Kanser oluşumuna yataklık eden enzimlerin (ß-glukuronidaz, nitroredüktaz, azoredüktaz) aktivitelerinin azalması.
Kanser yapan maddelerin (mutajen) etkisizleştirilmesi.
Kısa zincirli yağ asitlerinin üretiminin artması ve asiditenin artması.
Kanserli hücre intiharının (apopitoz) hızlanması.

İdrar yolu hastalıkları

Probiyotikler genital ve üriner sistem enfeksiyonlarını azaltırlar. Probiyotikler bu özelliklerini aşağıdaki mekanizmalar ile sağlarlar;

a) Vajina pH’sının düşürülmesi.
b) Salgıladıklar H2O2 ve bakteriyosinlerin bakterileri etkisizleştirmesi.
c) Hastalık yapan bakterilerin mukozaya yapışmasının engellenmesi (yarışmalı inhibisyon).

Alerji

Probiyotikler inek sütü allerjisi, atopik ekzema ve diğer alerjik hastalıkların proflaksi (korunma) ve tedavisinde başarı il kullanılmaktadır.

Romatoid artrit

Floranın bozularak bağırsak geçirgenliğinde meydana gelen artışın sadece bağırsakta değil bağırsak dışı birçok organda da iltihabi hastalıklara yol açtığı düşünülmektedir.
Yeni tanı almış romatoid artritli hastaların bağırsak florasının normal olmadığı saptanmıştır.
Probiyotiklerden zengin bir diyetin antiromatizmal ilaç ihtiyacını azalttığı, klinik bulguları hafiflettiği gözlenmiştir.

Probiyotiklerin alerji önleyici özellikleri

Probiyotikler bağırsaklardaki korruyucu mukoza bariyerini güçlendirler; böylece bağırsak geçirgenliğini azaltarak allerjik maddelerin kana geçmesini engellerler.
Süt proteinleri tripsin ve pepsin enzimleri yerine probiyotik enzimleri ile parçalanır. Bu nedenle mononükleer hücrelerden sitokin sentezini uyarmazlar.
Probiyotikler alfa 1-antitripsin ve tümör nekroze edici faktör düzeylerini düşürerek bağırsaktaki iltihabı baskılarlar.
Probiyotikler sekretuvar IgA antikor yapımını artırarak mukoza bağışıklığını artırırlar.

Otistik çocuklarda bağırsak florası

Otistik çocukların çoğunda bağırsak florası bozulmuştur.
Bu kişilerde patojen bakteriler, mantarlar ve parazitler aşırı şekilde ürer.
Bu patojen mikroorganizmalar yiyeceklerin sindirimini bozarlar ve çeşitli toksinlerin oluşmasına yol açarlar.

Okzalat taşı

Bağırsaktan emilen okzalat oranının artmasının (>%5) üriner sistemde okzalat taşı oluşmasının temel nedeni olarak düşünülmektedir.
Oxalobacter formigenes bağırsakta bulunan okzalatı parçalayarak emilen miktarı azaltırlar.
Probiyotik verilen taşlı hastalarda idrardan okzalat atılımının azaldığı gösterilmiştir.

Bağısak florasının bozulmasının başlıca nedenleri

Karbohidrattan zengin gıdalar
Rafine gıdalar
Çeşitli toksinler
Antibiyotikler
Sezaryen doğumlar

Diyet ile normal bağırsak florası nasıl sağlanır?

Un ve şekerden fakir, sebze, meyve, et ve yumurta gibi doğal gıdalardan zengin bir diyet bağırsak florasının koruyuculuğunu artırır.
Fermantasyon ürünleri (turşu, yoğurt, peynir, şarap, boza, sirke, tuzlama yiyecekler, bira mayası) bağırsak florasında bulunan probiyotikleri artırırlar.
Pastörizasyon gıdalardaki probiyotikleri büyük ölçüde tahrip eder!!
Probiyotikten en zengin gıdalar anne sütü, yoğurt ve Orta-Asya Türklerinin milli içeceği olan kefirdir.

Süt ve yoğurt tüketirken dikkat edilecek noktalar

Mümkünse pastörize edilmemiş, fakat temiz günlük mandra sütü tüketilmelidir.
Güveniyorsanız (!) sokak sütçüsünden de süt alabilirsiniz.
Şehirdekiler için en iyi olabilecek seçenek günlük pastörize şişe sütleridir.
Uzun ömürlü homojenize kutu sütlerini kesinlikle kullanmayınız.
Sadece ekşiyen ve/veya kesilen süt ve yoğurtları yiyiniz (bulursanız!!!). Bulamazsanız kendiniz yapın hem daha ucuz hem de çok daha sağlıklıdır.

Kefirin tarihi

Türklerin Orta Asya’dan göçlerinde ve Avrupa’ya yaptıkları akınlarda kefir’den sıkça söz edilmektedir. Göç eden topluluklar, atlarını ve keçilerini de yanlarında taşırlar ve onların sütünden yararlanırlarmış. At sütünden kımız, keçi sütünden kefir yaparak tamamen süt ürünleri ile beslenirlermiş.

Bu yüzden Avrupalılar Türklere ‘’LAKTAFAGÜS’’ “Sütobur” adını vermişler. Bu dönemde Türkler beyinsel ve fiziksel gücü yüksek, protein beslenmesi fazla, çok güçlü ve sağlıklı vücut yapıları ile Avrupalıların dikkatini çekmişlerdir.

Kefir ve Türkiye

Kefir de yoğurt gibi Türklerin bulduğu ve yüzyıllardır kullandığı fermente bir süt ürünüdür. Orta Asya’dan ve Kafkaslardan Rusya, İskandinav ülkeleri ile Avrupa ve Amerika’ya yayılmış, ama Türkiye’de çok az tanınan bir süt içeceğidir.

Neden Türkiye’de yıllardır ihmal edildi, unutuldu, sorularına ancak tarihçiler cevap bulacak!.. Çünkü tarihin bir yerlerinde kırılma yaşanmış ve Anadolu topraklarında günümüze kadar gelebilme şansı bulamamış.

Kefir ve Kafkasya

Kafkas halklarının uzun yaşam öyküleri sık sık söz edilen önemli bir konudur. Bir asrı devirmiş 120-140 yaşındaki Kafkaslılar, yapılan röportajlarda su ihtiyaçlarını tamamen kefir içerek karşıladıklarını belirtmişlerdir. Kafkasya kanser vakalarına az rastlanılann bir bölgedir.

Kefir neye benzer?

Kefir yoğurda ya da ayrana benzer. Zaten benzer şekilde mayalanır. Bekletildikçe tadı ekşir

Kefirin zararı var mı?

Kefirin bilinen bir zararı yoktur. Çok nadir olarak bazı kişiler yeni başladıklarında fazla kefir içmeye tahammül edemezler. Bu kişiler kefir miktarını yavaş yavaş artırmalıdır.Bazı kişiler toksinlerden temizlenirken toksinlerin geçtiği dokularda bir takım rahatsızlıklar oluşabilir. Kısa bir süre sonra, toksinler vücut dışına çıkacak ve kişi kendini çok iyi hissedecektir (iyileşme krizi).

Kefir taneleri neye benzer?

Kefir taneleri karnabahar görünümünde fakat lastik kıvamındadır. Kefir tanelerinin dışında kefiran denilen bir yapışkan bir zar(f) vardır. Yararlı bakteriler ve mantarlar kendi yaptıkları bu zarın içinde yaşarlar. Kefirin rengi süt gibidir. Başka bir renk muhtemelen bulaşmayı gösterir.

Ne kadar kefir tüketmeliyim?

Ne kadar yoğurt yiyorsanız o kadar. Önce bir çay bardağı için sonra miktar gittikçe arttırın. Genellikle 250-1000 mL kadar tüketilmektedir. Müzmin hastalığı olan kişilerin en az bir litre kadar kullanması tavsiye edilmektedir.

Sıcak yemekleri kefir konulur mu?

Kefirden maksimal etkiyi sağlayabilmek istiyorsanız ısıya maruz bırakmayın. Çünkü bu içindeki faydalı mikropları öldürecektir.

Süt dışı maddelerle de kefir yapılabilir mi?

Evet yapılabilir. Fakat verilen sıvının içinde kefir mikroplarının hayatiyetini sürdürebileceği herhangi bir şeker bulunmalıdır.

Kefir ile yoğurdun farkları nelerdir?

Her ikisi de sütün fermantasyonu sonucu elde edilir. Görünüş olarak birbirlerine çok benzerler Yoğurt prebiyotiktir yani probiyotiklerin üremesini artarır. Kefir probiyotiktir. Yani kendisi yararlı mikroorganizmadır. Yoğurtta mikroorganizma olarak sadece bifidobakterler ve laktobasiller bulunur (market yoğurdu ise onlar da yok !!). Kefirde ise bunlara ilaveten Lactobacillus Caucasus, Leuconostoc, asetobacter ve streptokok gibi bakteriler ile Saccharomyces kefir and Torula kefir gibi mantarlar bulunur. Sonuç olarak evde yapılan yoğurt sağlığınız için çok iyidir kefir ise ondan da iyidir.

Kefir ve kanser

Kefir tümör oluşumunu engellemekte ya da var olanın ilerlemesini azaltmaktadır.

Kefir ve vitaminler

Kefir içindeki mikroorganizmalar bol miktarda vitamin (K vit, B1 vitamini, pantotenik asit, niasin, folik asit B12, ve biyotin) sentezi yaparlar. Kefir mikroorganizmalarının ürettiği biyotin diğer B kompleks vitaminlerinin emilimini de artırır.

Kefir/interferon

Kefirin içinde bulunan sfingomiyelin niteliğinde bir madde beta-interferon miktarını 3-15 kat artırır. Kefir interferon tedavisinin kullanıldığı hastalıklarda (kronik hepatit, mültipl skleroz vb) ucuz ve doğal bir seçenektir.

Kefir pamukcuk küfünün oluşturduğu hastalıkları tedavi edibilir mi?

Doğal olmayan, rafine unlu, şekerli gıdalar yenildikçe bağırsak florası(bağırsaktaki yararlı mikroplar) bozulur. Bunların yerini hastalık yapan mikroplar alır. Pamukçuk küfü bunlardan biridir. Şekerli gıdalar dışında antibiyotikler faydalı mikropları öldürerek, hastalık yapan pamukçuk küfü gibi mikropların üremesini artırır. Kefir kullanılması ile bağırsaktaki faydalı mikroplar artar, hastalık yapan mikroplar ise azalır.

Pamukçuk küfü nasıl müzmin hastalıklara neden olur?

Normalde bağırsak yüzeyi sık ağlı bir eleğe benzer her maddenin kana geçmesine izin vermez. Bağırsakta pamukçuk küfünün aşırı üremesi ve/veya yararlı mikropların azalması bağırsağın geçirgenliğini aşırı bir şekilde artırır. Bağırsakta bulunan tam sindirilmemiş protein parçacıkları ve pamukçuk küfünün yetmiş dolayındaki zehiri kana geçer ve beyin, kalp, sinüs, kan damarları, safra kesesi, eklemler gibi vücudun çeşitli dokularına ulaşıp bunları tahrip eder.

Pamukcuk küfü ile ilgili hastalıklar nelerdir ve nasıl tedavi edilir?

Hastalık yapan mantar toksinlerinin ve bağırsakta bulunan sindirilmemiş protein parçacıklarının kanser, diyabet, sinüzit, mültipl skleroz, kronik yorgunluk sendromu, fibromiyalji, artrit ve diğer müzmin iltihabi hastalıklara yol açtığına dair güçlü kanıtlar ya da deliller mevcuttur. Unsuz ve şekersiz bir diyet, kefir gibi probiyotikler ve sarımsak, zeytin yaprağı ekstresi gibi doğal mantar ilaçları ile bu hastalıklar büyük ölçüde kontrol altına alınabilir.

Laktoz entoleransı ve kefir

Bilindiği gibi Asya, Afrika ve Amerika kökenli (kızılderili) kişilerin büyük bir bölümünde hayatın ikinci yılından sonra süt şekerine (laktoz) karşı tahammülsüzlük gelişir (karın ağrısı, gaz çıkartma vb) Kefir laktoz entoleransı olan kişiler için ideal bir içecektir. Kefirdeki bakterilerin ürettiği laktaz süt şekerini sindirir. Kefirin laktozu düşürme özelliği yoğurttan fazladır. Çünkü yoğurta sadece ki probiyotik (L. bulgaricus and S. thermophilus) varken kefirde kırkın üzerinde probiyotik bulunur. Kefir iki kere mayalanırsa mevcut laktoz düzeyi sıfıra yaklaşır.

Depresyon ve kefir

Kefir hafif bir sinir yatıştırıcı ve depresyon azaltıcıdır. Hafif bir gevşeme ve uyku hali verir. Kefirin depresyonu azaltıcı etkisi triptofan, magnezyum ve kalsiyum içeriğinin yüksek olmasına bağlanmaktadır. Benzer özellikler yoğurtta da mevcuttur.

Kefir ve Özellikleri

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

ÖZET

Kefir Kuzey Kafkasya orijinli; inek, koyun, ve keçi sütünden yapılan fermente süt içeceğidir. Bu ürün Birleşik Devletler Topluluğu ‘nda yaygın bir şekilde tüketilmektedir. 1988 yılında Rusya’da 1206 000 ton kefir üretildiği; bunun dışında Polonya, Macaristan, İsveç, Almanya ‘ da ve diğer bazı ülkelerde ticari olarak üretim yapıldığı bildirilmiştir.
Kefir sütte gelişen, büyüyen, sürekli olarak kullanılan ve çeşitli mikroorganizmaları içeren kefir tanesi ile yapılır. Kefir taneleri esas olarak polisakkarit ve proteinden oluşmuştur. Kefir hazırlanırken kefir taneleri süte katılır ve bu süt oda sıcaklığında bırakılır. Sonra taneler ayrılır, dikkatlice yıkanır. Süt fabrikalarında ise, kural olarak, kefir taneleri ile elde edilen starter kültürle üretilir. Kefirde laktobasiller, asetik asit bakterileri, mayalar ve en çok streptokoklar bulunur.

1. GİRİŞ

Kefir, Kuzey Kafkasya orijinli fermente süt ürünüdür. İnek, koyun, ve keçi sütünden serinlemek amacıyla yapılan bu ürünün tarihçesi hakkında çok fazla bilgi yoktur. Wiese (1986) kefir kelimesinin Türkçe “keyif veren, coşturan, mest eden” “kef” sözcüğünden türediğini bildirmiştir. Fakat Türkçe’de bu anlamda “kef” sözcüğü mevcut değildir. Bunun “keyf” olması muhtemeldir. Klupsch (1984) bu kelimenin Kafkasya orijinli “en iyi yapıldı” anlamına gelen “keyf” kelimesinden türediğini bildirmiştir.Kefirin Kafkasya’da Elburus dağları eteklerinde yapıldığı ve yapımının gizli tutulduğu; Rusya’da yayınlanan “kefir” kitabının 1884 yılında Almanca’ya çevrilmesi ile Avrupa’da tanındığı açıklanmıştır (Klupsch,1984).
Kefir Kafkasya’da kefir tanesi ile yapılmıştır.Keçi, sığır tulumu veya işkembesi içine konan taze süt, burada kefir tanesindeki mikroorganizmaların eksisiyle kendiliğinden pıhtılaştırıldı.Tulum yazın evin dışında, kışın ise içinde bırakılırdı.Buradan fermente süt alınır ve içilir; tulumun içine tekrar taze süt katılırdı ( Weis ve Burgbacher,1986 ). Halen kefir, çok fazla miktarda Birleşik Devletler Topluluğu’,nda bunun dışında Almanya, Macaristan, Polonya, İsveç ve diğer bazı ülkelerde ticari olarak yapılmaktadır. Birleşik Devletler Topluluğu’nda 1988 yılında 1206000 ton kefir üretildiği bildirilmiştir.

2. KEFİRİN ÖZELLİKLERİ

Koroleva (1988-1) kefir tanesindeki mikroorganizmaları şöyle bildirmiştir:

-Mesofil homofermantatif streptokoklar: Streptococcus lactis subps. Cremoris, Streptococcus durans

-Laktobasiller: Lactobacillus brevis, Lactobacillus delbrueckii subsp. Bulgaricus, Lactobacillus kefir, Lactobacillus casei

-Lökonostroklar: Leuconostoc masenteroides subps. Dextranicum

-Asetik asit bakterileri: Acetobacter aceti, Acetobacter ranens

-Mayalar: Kluyveromyces marxianus subsp. Marxianus, Torulaspora delbrueckii, Saccharomyces cerevisiade, Candida kefir.
Koliform bakteriler doğal olarak kefir mikroflorası tarafından inhibe erilirler. Shigella ve Salmonella gibi patojen mikroorganizmalar kefir saf kültürü ile birlikte ürüyemezler.

3. KEFİRİN DUYGUSAL ÖZELLİKLERİ

İyi bir kefir akıcı kıvamda, homojen ve parlak görünümde olmalıdır. Topaklı yapı kusur sayılır. Kefir içildiği zaman hafif maya tat ve aroması hissedilmeli, serinletici bir etki göstermelidir. Tüketiciler kefiri severek içerler. Muhafaza sırasında kefirde asitlik, CO² artar. Bu nedenle kefir tatlı kefir, orta sert kefir, çok sert kefir olarak sınıflandırılır.

4. KEFİRİN BESLENME DEĞERİ VE SAĞLIKLA İLGİLİ ÖZELLİKLERİ

Sütteki tüm besin maddelerini içerdiği için kefir beslenme değeri yüksek bir besindir. Mikroorganizmaların etkisi ile laktoz ve proteinlerdeki değişimler, kefirin hazmını kolaylaştırır. Ayrıca bu maddeler serinletici, iştah açıcı bir özelliğin, sevilen bir tat ve aromanın oluşmasına neden olurlar. Kefirdeki laktoz oranı azaldığı için laktoza duyarlı kişiler kefiri rahatlıkla içebilirler. Kefirdeki CO² sindirimi kolaylaştırır. Başta B12 olmak üzere bazı B grubu vitaminleri sentezlerler. Kefirde oluşan süt asidinin %90’dan fazlasının L(+) süt asidini olduğu bildirilmiştir. L(+) süt asidinin kolayca hazmedebilme özeliği bulunmaktadır. Kefirin bazı rahatsızlıkları ve hastalıkları iyileştirdiği bir çok literatürde yer almıştır. Kefirde oluşan asetik asit, H2O2 gibi anti bakteriyel maddeler ile antibiyotikler E. Coli ve Salmonella gibi patojen bakterilere anti bakteriyel etki yapmaktadır. Ayrıca kefir mide, pankreas gibi bazı organların salgılarını da arttırmaktadır. Asetik asit bakterileri bağırsaktaki bakterilere karşı anti bakteriyel etki göstermektedir. Bu nedenlerle kefir bazı rahatsızlıkları iyileştirmektedir. Yapılan çalışmalar bu süt ürününün sinirsel rahatsızlıklar, iştahsızlık ve uykusuzluk için iyi bir ilaç olduğunu göstermiştir. Ayrıca halk arasında kefirin yüksek tansiyon, bronşit, safra rahatsızlıklarını iyileştirdiği bilinmektedir.
Klupsch (1984), düzenli olarak günde en az 500 ml 6 ay tüketildiği zaman kefirin organizma üzerine stabilize edici, gençleştirici bir etkiye sahip olduğunu; yaşlıların sağlığı üzerine çok yaralı etki yaptığını bildirmiştir. Ayrıca karaciğer, safra, böbrek, kan dolaşımı, kalp faaliyeti metabolizma, beyinde kan dolaşımı üzerine olumlu etki yaptığı, kireçlenmeyi önlediğini belirten bilgilerin bulunduğunu açıklamıştır. Bazı bilim adamları kefiri 80 yaşın üzerinde yaşamın anahtarı olarak görmektedirler. Birçok yayında kefirle tedavi edilen hastalıklar ve tedavi süresi ile ilgili bazı bilgiler mevcuttur. Fakat bu konularda yapılmış bilimsel araştırma sonuçları yetersizdir.

KAYNAKLAR

-Embacher, C., 1980. Die Proplematik des İndustrielhergestelten Kefir. Deut-Mol Zeit. 45,1696-1701.
-Ergüllü, E., 1983. Kefir Mikroflorası Üzerinde Araştırma. Gıda, 8 (1) 3-10.
-Karagözlü, C.,1990. Farklı Isıl İşlemuygulanmış İnek Sütlerinden Kefir Kültürü Ve Kefir Tanesi İle Üretilen Kefirlerin Dayanıklılığı ve Nitelikleri Üzerinde Araştırmalar.E.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İzmir.
-Klupsch, H.J., 1984, Produktverbesserung am Beispiel Kefir. Deut-Mol-Zeit., 15,466-473.
-Koroleva, P.J., 1988-1. Starter for fermented milks. Bulletin of IDF, 227,35-40.
-Koroleva, P.J., 1988-1. Tecnology of kefir and kumyss. Bulletin of İDF, 227,96-100.
-Krusch, U., 1984, Mikrobiologische Chrakterisierung der in Molkereikefir und Kefirkulturen vorkommonde Hefen. Deut-Mol-Zeit., 16,483-490.
-Kurmann, J.A., Rasic, J.L. Kroger, M., 1992. Encyclopedia of Fermented fresh milk products. Avi Book, Published by Nostrand Reinhold, New York.
-Puhan, Z., 1988. Resultats of the questionnaire 1785B “Fermented milks”. Bulletin Of IDF, 227, 138-164.
-Weis, W., Burgbacher, G., 1986. 100 Jahre Kefir in Deutschland nach wie vor ein aktuelles thema. Deut-Mol-Zeit., 4,81-89.
-Wiese, W., 1986. Kefir, ein Sauermilcherzeugnis im Wiederstreit zwieschen Hersteller, Lebensmittelüberwachung und Verbraucher. Deut-Mol-Zeit., 9,227-229.
-Yaygın, H. 1984. Kefir ve Özellikleri, Rapor, 17 ocak 1984, 2.
-Yöney, Z., 1979. Yoğurt Teknolojisi. A.Ü. Ziraat Fakültesi Yayınları 715. A.Ü. Basımevi, Ankara.

PROBİYOTİK FERMENTE BİR SÜT İÇECEĞİ: KEFİR*

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

ÖZET

Dünyada ve ülkemizde geleneksel yolla üretilen fermente süt içeceklerinin başında kefir gelmektedir. Kafkas dağları orijinli olan kefir; ferahlatıcı, ekşimsi ve hafif asidik tatta fermente bir süt içeceğidir. Kefir tanelerinin veya bu tanelerden hazırlanmış ana kültürlerinin genellikle inek, koyun ve keçi sütü ile fermantasyonu sonucu asetik asit, laktik asit ve CO² içeren kefir elde edilir. Süt içindeki tüm besin maddelerini içermesi ve kefir tanelerinin yapısında bulunan mikroorganizmaların etkisi ile meydana gelen oluşumlar sonucunda besleyici değerinin artması ve vücut tarafından daha iyi absorbe edilebilmesi kefirin önemini ortaya koymaktadır. B1, B12, ve K vitaminlerince zengin olan, sindirilebilir protein, çeşitli mineral maddeler ve esansiyel aminoasitleri içermektedir. Kefir tüketimi ile birçok hastalığın kontrolü ve iyileştirilmesi üzerine çalışmalar devam etmekle birlikte; antimikrobiyal ve antikonserojen etkisi ile mide ve bağırsak florasının dengesini sağlayarak bu rahatsızlıklara karşı koruyucu ve tedavi edici etkiler yaratığı belirtilmektedir.

GİRİŞ

Fermente süt içecekleri dünyada genellikle yöresel üretim yöntemleri ile üretilmekte ve tüketilmektedir. Bu ürünlerin içerisinde en çok tanınanlardan biri olan kefir; besin değerinin yüksek olmasının yanı sıra sağlık üzerine de olumlu etkileri ile bilinmektedir. Kefir, sütün kefir taneleri veya kültürü ile fermantasyonu sonucu oluşan bir üründür. Kafkas dağları orijinli olan ve yüzyıllardır eski Sovyetler Birliğinde tüketilen kefir, dünyanın çeşitli bölgelerinde de tanınmakta ve tüketilmektedir. İsveç, Norveç, Danimarka ve Almanya’ da iyi yüksek miktarda tüketilmekte ve ayrıca Yunanistan, Avusturya, Brezilya ve İsrail’ de bilinmektedir. Amerika ve Japonya’da da popülaritesi gün geçtikçe artmaktadır. Özellikle süt endüstrisi ile düzeyde olan ABD ve Avrupa ülkelerinde ise fabrikasyon düzeyde fermente süt içecek çeşitleri yaygın olarak üretilmektedir. Kefir genellikle inek, koyun ve keçi sütlerinden üretilmektedir. Kefirin üretiminde laktik asit fermantasyonlarının bir arada yürümesi ile sindirimi kolay, ferahlatıcı ve iştah açıcı özelliklerinin yanı sıra bazı hastalıklara da iyi geldiği belirtilmektedir. İçerdiği CO² nedeni ile köpüren bir özelliğe sahiptir ( Anonymous, 1980, Karagözlü, 1990 ).Kefir tanesi sarımtırak renkte, çapı 1- 2 mm ’den 3 – 6 mm ’ye kadar değişen büyüklükte olup,karnabahar yada patlamış mısır görünümündedir. İyi bir kefir tanesi elastiki olmalı, yapışkan ve yumuşak olmamalıdır ( Karagözlü, 1990 ). Tane polisakkaritten oluşuştur ve içerisinde bir miktar kazein ve yağ vardır ( Marshall and Cole 1984 ).Mikroorganizmalar tane içerisinde simbiyoz olarak yaşarlar. Süt içerisine bırakılan tane, immobilize bir sistemle süte mikroorganizma vermektedir. Tanede süt asidi bakterileri, asetik asit bakterileri ve mayalar mevcuttur. Laktozu fermente edemeyen mayalar tanenin daha iç kısımlarında, laktozu fermente edenler daha yüzeyde bulunur ( Kılıç ve ark. 1999 ). Tanenin yüzeyinde ise laktik asit bakterileri ile asetik asit bakterileri mevcuttur. Ancak tanelerdeki mikroorganizma türü, birbirine oranı ve sayıları, tanelerin orijinine ve kullanım şartlarına göre değişmektedir. Bu nedenden dolayı kefir tanesindeki mikroorganizma türleri konusunda farklı araştırmacıların farklı bildirişleri vardır ( Anonymous,.2000 ). Yaygın olarak kefir tanesinde bulunan mikroorganizmalar ; laktik asit bakterileri ( Loctobacillus brevis, L.kefir, L.acidofilus, L.casei, L.caucasius, L.Bulgaricus ); lökonostoklar ( Leuconostoc dextranicum ); asetik asit bakterileri ( Acetobacter aceti, A. Rasens ); mayalar ( Kluvyveromyces marxianus, Torulaspora delbrueckii, Candida kefir, Saccharomyces cerevisia ); streptokoklar ( Streptococcus lactis, S.durans, S.cremoris, S.citrovorum, S.diacetylactis ) kazein ve polisakkatitler ile birlikte mitriks biçiminde küme oluşturmaktadır ( Koroleva and Bavina, 1978; Bottazi, 1983; Marshall and Cole, 1985; Koroleva, 1988; Karagözlü 2003a )

Kefirin fermantasyonu sırasında oluşan olayları şu şekilde sıralanır ( Karagözlü ve Kavas, 2000);

1. Laktozdan laktik asit oluşumu ( Laktik asit fermantasyonu ).
2. Laktozdan karbondioksit oluşumu
3. Kefire özgü tipik mayayı andırır kefir aroması oluşumu.
4. Sınırlı ölçüde proteinin, pepton ve aminoasitlere parçalanması ( Yavaş proteoliz ).

Kefirin Besleyici Değeri

Doğal bir probiyotik olan kefirin fermantasyon sonucu asetik asit, laktik asit, ve CO² içeren; ekşimsi ve hafif asidik bir tada sahiptir. Kefirin bileşimi ve kimyasal özellikleri; yapımında kullanılan süte, inkübasyon ve depolama süresine, kefir tanesinin mikrobiyolojik yapısına göre değişiklik gösterebilmektedir. Tablo 1’de yağlı kefirin bileşimi ve besin değeri verilmiştir. Kefir, sütün içindeki tüm besin maddelerini içerdiği için beslenme değeri yüksek bir maddedir. Kefirde bulunan mikroorganizmaların etkisi ile laktoz ve proteinlerdeki değişimler, kefirin de hazmını kolaylaştırır. Diğer yandan oluşan bu yeni maddeler iştah açıcı, serinletici, sevilen tat ve aroma oluştururlar. Kefirdeki laktoz oranı süte oranla azaldığı için bağırsakları laktoza duyarlı kişiler kefiri rahatlıkla içebilir. Kefirde bulunan CO² sindirimi kolaylaştırır. Kefirde oluşan süt asidinin %90’dan Fazlasının L(+) süt asidi olduğu bildirilmiştir. L(+) süt asidi vücut tarafından kolayca sindirilmekte ve fizyolojik olarak da önemi bulunmaktadır. Vücut için gerekli ve besinler ile alınması gereken eksogen yağ asitleri ve aminoasitleri de bileşiminde bulundurur. Diğer yandan başta B12 olmak üzere bazı B grubu vitaminler sentezlenmiş olarak kefirde bulunur. Biotin açısından da iyi bir kaynak olan kefir folik asit, pantotenik asit ve B12 gibi diğer B vitaminlerinin de vücut tarafından emilişine yardımcı olmaktadır. İçerdiği B vitaminleri böbrek, karaciğer ve sinir sisteminin işleyişinde; kalsiyum ve magnezyum sağlıklı bir sinir sisteminin işleyişinde; fosfor vücudun karbonhidrat, yağ, protein ve enerji metabolizmalarında; esansiyel bir aminoasit olan triptofan da sinir sistemi üzerine rahatlatıcı etki göstermede önemli rol oynamaktadır ( Savaiano and Levitt, 1984; Karagözlü ve Kavas 2000; Saloff – Coste 2002; Karagözlü 2003a ).

Tablo 1 : Kefir ’in bileşimi ve besin değeri ( Renner and Renz – Schaven, 1986 ).

BİLEŞENLER BİLEŞENLER

Enerji (kcal) 65 kcal
Yağ (%) 3.5
Protein (%) 3.3
Laktoz(%) 4.0
Su(%) 87.5

Esansiyel Aminoasitler

Triptofan 0.05
Fenilalanin+trozin 0.35
Losin 0.34
İzolosin 0.21
Treonin 0.17
Metionin+sistin 0.12
Lisin 0.27
Valin 0.22

Mineral Maddeler

Kalsiyum (g) 0.12
Fosfor(g) 0.1
Magnezyum(g) 12
Potasyum(g) 0.15
Sodyum(g) 0.05
Klor(g) 0.1

İz Elementler

Demir (mg) 0.05
Bakır 12
Molibden 5.5
Çinko 0.36
Mangan 5

Vitaminler

A (mg) 0.06
Carotin (mg) 0.02
B1 (mg) 0.04
B2 (mg) 0.17
B6 (mg) 0.05
B12 (mg) 0.5
Niasin 0.09
C (mg) 1
D 0.08
E (mg) 0.11
Süt asidi (%) 0.8
Fosfatitler (mg) 40
Kolesterin (mg) 13

Kefirin Sağlık Açısından Yararları

Beslenmede, kefir tüketimi yararlarının sayılamaz kadar çok olduğu bilinmektedir.özellikle kolay sindirilebilir olması, mide ve bağırsak florasını temizlemesi, yararlı mikroorganizmalar, vitaminler, mineraller ve protein içermesi sayılabilmektedir. Eski Sovyetler Birliğinde hastane ve sanatoryumlarda çeşitli durumlarda özellikle metabolik düzensizliklerde, atherosclerosisde ve alerjik rahatsızlıklarda; modern tedavinin mümkün olmadığı zamanlarda tüberküloz, kanser, mide bağırsak rahatsızlıklarının tedavisinde kefir kullanıldığı bildirilmektedir ( Koroleva 1988; Çevikbaş et. All. 1994; Saloff – Coste 2002 ). Kefirin mide ve pankreas gibi bazı organların salgılarını artırdığı gibi sinirsel rahatsızlıklara, iştahsızlığa ve uykusuzluğa karşı iyi geldiği tespit edilmiş; yüksek tansiyon, bronşit ve safra rahatsızlıklarını iyileştirdiği görüşü halk arasında yaygınlaşmıştır. Düzenli olarak günde yarım litre tüketiminin metabolizma üzerinde stabilize edici etkisinin yanında karaciğer; safra, böbrek fonksiyonları ve kan dolaşımı üzerine olumlu etkiler gösterdiği tespit edilmiştir ( Hosono et. al.1990, Osada et. al.1994; Zaccorini, et. al.1995 ). Kolesterol düşürücü etkiye sahip olduğu da belirlenmiştir( Kornegay,1986; Fernandes, et. al.1987 ). Enfeksiyonlara karşı bağışıklık sistemini stimüle etmesi kefir ve kefir yağında bulunan spingomyelinler tarafından olduğu bildirilmektedir ( Osada et. al.1994 ). Kafkasya’ da yaşayan kişilerin uzun ömürlü olmalarının kefir tüketimine bağlı olduğu görüşleri birçok araştırıcı tarafından savunulmaktadır( Koroleva 1988; Çevikbaş et. all. 1994; Saloff – Coste 2002; Karagözlü, 2003a ).

Antimikrobiyal Etkisi : Kefirde oluşan laktik asit, asetik asit, H²O² gibi antibakteriyel maddeler ve ayrıca antibiyotikler E.coli, Salmonella gibi patojen bakterilere antibakteriyel etki yapmaktadır. Laktik asidin ortam pH ’sını düşürerek diğer bakterilerin gelişmesi için uygun olmayan ortam, H²O² ’nin bağırsak patojenlerine karşı antigonistik etki yarattığı ve asetik asidin de antibakteriyel etki gösterebildiği belirtilmiştir ( Shahani and Chandan, 1979 ).

Anti kanserojen Etkisi : Son yıllarda yapılan çeşitli inceleme ve çalışmalarda; kefirin ve kefir tanelerinin anti kanserojen etkisi araştırılmıştır ( Çevikbaş et. all. 1994, Furukawa et. all. 1991, Fernandes et. all. 1987, Shiomi et. all. 1982, Furukawa et. all. 1990; Karagözlü, 2003a ). İçerdiği mikroorganizmaların fekal enzim aktivitesini büyük ölçüde azaltması sonucunda, özellikle bağırsak kanseri riskini azatlığı bildirilmektedir ( Fernandes et. all. 1987; Welch, 1987 ). Araştırmalarda, kanserojenik öğelerin sindirim sisteminde azaltılması imnunomodül etki ile beraber faaliyeti sonucu meydana gelmektedir. Ayrıca süt ve ürünlerinin bilişimindeki selenyum; E vitamini, katalaz ve süperoksidedismutaz enzimleri ile birlikte hücreler üzerine antioksidatif etki göstermektedir. Bu da antikanserojenik bir faktör olarak değerlendirilmektedir. İnsanın günlük selenyum ihtiyacının 200 mikrogram arasında değiştiği bildirilmektedir ( Anonym, 1997; Karagözlü ve Kavas, 2000 ). Linoleik asit yapılan çalışmalarda kanser riskini azalttığı bildirilmektedir ( Parize, 1991 ). Son yıllarda linoleik asidin kanser oluşumundaki bu pozitif etkisinin yanı sıra linolenik asittin konjuge dieonik izomeri’nin ( C.L.A ) antikanserojenik etkisi ilgi çekmektedir. C.L.A deney hayvanlarında kanser riskini azaltan tek yağ asidi olarak saptanmıştır. C.L.A kobaylara verildiğinde seçici olarak alınmakta ve hücre duvarında bulunan fosfolipidlerle kompleks bileşikler oluşturmakta ve bir antioksidan olarak aktivite göstererek vitro koşullarda fosfolipidlerle birleşerek hücreyi oksidatif etkilerden korumaktadır. Bilindiği gibi kanser vakalarında tümör oluşum aşamasında oksidasyon sonucu oluşan serbest radikallerin ve bunların oluşturduğu hücre dışı yapıların hücre bozulmalarında etkili olduğu düşünülmektedir. Bu etki selenyumun etkisine de benzemektedir. C.L.A tümör oluşumunda sitümüle edici olarak bilinen ornithin dekarboksilaz aktivitesini TPA yolu ile azaltmaktadır ( Parize, 1991; Karagözlü 2003b ). Kefirin antitümör etkisi üzerine de çalışmalar devam etmektedir.

SONUÇ

Yüksek besin değeri, sağlık üzerine de olumlu etkileri olan kefirin, bebeklerden yaşlılara kadar, Ayrıca hastaların beslenmesinde ve laktoz intolerans problemi olan kişiler tarafından tüketilmesi önerilmektedir. Kefir tüketiciler tarafından bir ilaç olarak görülmemesi, sağlıklı yaşam ve tedaviler sırasında bir destek gıda olarak düşünülmesi gerekmektedir. Doğal, sağlıklı ve fonksiyonel gıdalara yönelimin olduğu şu günlerde kefir üzerine yapılan araştırmaların sonuçları oldukça aydınlatıcı olduğu düşünülse de; konu ile ilgili daha fazla araştırmanın yapılması kefirin beslenme ve sağlık açısından yararlarını daha da ortaya çıkaracaktır.

* Cem KARAGÖZLÜ ’nün Bulgaristan ‘da sunduğu Kefir – Probiotic Fermanted Milk Product. İsimli çalışmasının tercümesidir. ( 50 th Anniversary of The University of Food Technology HIFFI 15 – 17 Oct. 2003 Plovdiv – Bulgaria. Collection of Scientific Works of the HIFFI Plovdiv Vol: (L)50 Issue:2.pp: 404-409 – ISSN 0477-0250 UFTA Academic Publising House, Plovdiv – Bulgaria)

KEFİR VE KEFİRİN SAĞLIK ÜZERİNE ETKİLERİ

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

ÖZET

Kafkasya ‘ da yaygın olarak bilinen ve yöre halkı tarafından çok eski yıllardan beri üretilip, tüketilen kefir, kefir taneleri kullanılarak laktik asit fermantasyonları sonucu elde edilen geleneksel fermente süt ürünlerimizden biridir. Kefir sütten yapıldığı için, süt içindeki yağ, laktoz, mineral maddeler ve vitaminler gibi besin maddelerinin tümünü yapısında bulundurmaktadır. Hatta oluşumu sırasında bazı vitaminlerin sentezlenmesi, proteinlerin ve laktozun kısmen parçalanması, kefirin beslenme değerini artırmaktadır. Kefirin yapısında bulunan mikro organizmalar bu ürünün kolay sindirilmesini sağlamakta, böylelikle besin elementlerinin vücut tarafından emilimi artmaktadır. Kefir, dünyanın çok değişik bölgelerinde tüberküloz, kanser ve gastrointestinal bozukluklar gibi hastalıklarda tedaviyi destekleyici unsur olarak geniş çapta kullanılmaktadır. Bugüne kadar kefirin gastrointestinal rahatsızlıklar üzerine etkilerinin araştırıldığı çok sayıda çalışma yapılmıştır. Ayrıca son yıllarda kefirin bazı kanser türlerini kontrol etme özelliği, kolesterol düşürücü etkisi ve bağışıklık sistemiz üzerine etkileri ile ilgili olarak pek çok çalışma yapılmış ve bu yönde olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Bu derlemede kefirin sağlık üzerine etkileri ile ilgili son yıllarda yapılan çalışmalara değinilerek kefirin fonksiyonel gıda özelliği değerlendirilecektir.

Giriş

Kefir, kefir taneleri kullanılarak laktik asit fermantasyonları sonucu elde edilen, çok eski geçmişe sahip, fermente bir süt ürünüdür. Uzun zamandan beri Kafkasya’da bilinmekte ve yöre halkı tarafından geleneksel olarak üretilip tüketilmektedir. Kafkasya’da, deri tulumlar yada meşeden yapılmış fıçılar içinde üretilen kefirin besleyici değeri ve fizyolojik özelliklerinin anlaşılmasından sonra 19. yüzyılın sonlarına doğru Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinde de üretilmeye başlandığı belirtilmektedir.

Kefirin Tanımı

Kefirin bileşiminde %1 kadar süt asidi ( Marshall ve Cole, 1985; Karagözlü, 1990 ). İçerdiği CO² nedeniyle köpüren bir yapıya sahip olan kefirin pH ’sı yaklaşık 4.0 civarındadır. ( Marshall ve Cole, 1985;Duitschaever ve ark, 1987; Karagözlü, 1990 ). Kefirin duyusal niteliklerini içerdiği, laktik asit, oksalik asit, a-ketoglutarik asit ve bazı uçucu yağ asitlerinin yanı sıra az miktardaki CO² ve laktik asit bakterileri ile mayaların oluşturduğu, fermantasyon sonucu açığa çıkan diğer bazı aromatik birleşikler (asetaldehit ve asetoin) belirlemektedir. ( Güzel- Seydim , 2000; Anonim, 2001 ). Kefirin keskin asit tadı ve mayamsı lezzeti mayaların ürettiği CO²’den kaynaklanmaktadır. Zaten kefire tipik lezzetini veren maya florasıdır( Duitschaever ve ark, 1987 ). Kefir, çoğunlukla elde edildiği şekilde taze olarak, bazen de çeşitli besinlere (çorba ve pasta) katılarak pişirildikten sonra da tüketilebilmektedir ( Anonim, 2001).

Kefir Tanesinin Yapısı

Kefir taneleri 0,3-2 cm çapında, irili ufaklı düzensiz şekillerdedir. Tanenin yüzeyi girintili çıkıntılı olup, karnabahar parçalarına benzer, elastiktir, renkleri beyaz yada hafif sarımtıraktır. Taneler, mikrobiyal hücreler, bunların metabolik ürünleri, pıhtılaşmış süt proteinleri ve karbonhidratlardan oluşmuştur ( Libudzisz ve Piatkiewicz, 1990; Garrote ve ark., 1997; Beshkova ve ark., 2002 ).

Kefir Tanesinin Mikroflorası

Kefir tanelerinin mikroflorası bir çok bakteri ve mayanın kompleks bir şekilde birleşmesiyle oluşmuştur. Homofermantetif laktobasiller (Lactobacillus kefir) bakteriyel floranın en önemli bölümünü oluştururlar. Son yıllarda kefirde yeni bir Laktobasil türü olan L. Kefiranofaciens tanımlanmıştır. Kefir tanesinin dış polisakkarit katmanının daha ziyade bu bakteri tarafından üretildiği bilinmektedir. “Kefiran” olarak bilinen bu polimer, eşit oranlarda glokoz ve glaktoz içermektedir ve kefir tanesinin en az %25’ini oluşturmaktadır( Neve,1992 ). Kefir tanesinde laktobasillerden başka homofermentatif ve heterofermentatif laktik asit streptokokları (laktokoklar, lökonostoklar) ve asetik asit bakterileri ile, laktozu fermente edebilen ve fermente edemeyen mayalar (kluyveromyces marxianus, Torulaspora delbrueckii, Saccharomyces cerevisiae, Candida kefir vb.) da bulunmaktadır( Duitschaever ve ark, 1987; Neve,1992; Garrote ve ark., 1997; Anonim, 2001).

KEFİRİN BESLENME DEĞERİ VE SAĞLIK ÜZERİNE ETKİLERİ

Kefirin Beslenme Değeri

Kefir sütten yapıldığı için, süt içindeki yağ, laktoz, mineral maddeler ve vitaminler gibi besin maddelerinin hepsini yapısında bulundurmaktadır. Hatta oluşumu sırasında bazı vitaminlerin sentezlenmesi, proteinlerin ve laktozun kısmen parçalanması, kefirin beslenme değerini artırmaktadır (Libudzisz ve Piatkiewicz, 1990). Kefirin yapısında bulunan mikro organizmalar sütte meydana getirdikleri değişikliklerle onu daha kolay sindirilir hale getirirler. Böylece kefirdeki besin elementlerinin vücut tarafından daha kolay emilimi sağlanır. Özellikle sütteki laktozun, laktik aside dönüşmesi nedeniyle kefir, laktoz-intorelant kişiler tarafından oldukça zengin bir süt ürünüdür(Anonymous, 1998).

Kefir Kullanımının Sağlık Üzerine Etkileri

Kefir, dünyanın çok değişik bölgesinde tüberküloz, kanser ve gastrointestinal rahatsızlıklarda tedavi amaçlı olarak geniş çapta kullanılmaktadır(Çevikbaş ve ark., 1994).

Kefirin Kanser Üzerine Etkileri

Son yıllarda kefirin kanseri kontrol etme etkisi üzerine çok sayıda çalışma yapılmış ve bu çalışmalardan olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Japonya’da Shiomi ve arkadaşları(1982), kefir tanesinden izole ettikleri, suda çözünebilir bir polisakkarit olan KGF-C’yi, saflaştırmışlar ve bunu oral yoldan farelere vermişlerdir. KGF-C deney farelerine içme suyunda % 0.02-0.1 oranında yada intraperitoneal olarak(hastanın karın bölgesine enjekte edilmesi) günde 0.05-2mg verildiğinde Ehrlich carcinoma hücrelerinin(deneysel maksatla en yaygın olarak kullanılan ascitic tümörler) gelişmesine %40-64 oranında ve Sarcoma 180 kanser hücrelerinin gelişmesini de %20-90 oranında engellemiştir. Bununla birlikte in vitro (laboratuar ortamı) ancak canlı vücudunda ise (in vivo : canlı ortam) immün sistemi güçlendirerek ve destekleyerek kanserli hücrelerin çoğalmasını önlemiştir.

Başka bir çalışmada suda çözünebilir, kefir tanesinden elde edilmiş olan polisakkarit (KGF-C), 5-200 mg/kg oranında gastrik intubasyon ya da %0.0015 veya %0.03 oranında içme suyu ile birlikte farelere verildiğinde, farelerde %5 picryl chloride duyarlılığın arttığı ve Ehrlich carcinoma hücrelerinin azaldığı görülmüştür (Murofushi ve ark., 1983).

KGF-C oral yolda alındığında tümör büyümesini geciktirici özellik göstermektedir. Bunun yanında KGF-C’nin, oral yoldan alınmasından sonra gecikmiş-tip hiper-duyarlılık (delayed-type hypersensitivitiy:DTH) üzerine etkisi de farelerde test edilmiştir. KGF-C vücudun DTH tepkisini attırmıştır. Sağlıklı farelerde DTH tepkisi ile anti-tümör aktivitesi arasında önemli bir bağlantı olduğu gözlemlenmiştir( Zubillaga ve ark., 2001).

Başka bir çalışmada yoğurt ve kefirin anti-tümör aktivitesi incelenmiş ve bu amaçla BDFI kodlu fareler kullanılmıştır. Ağırlıkları 17 ile 19 g arasında değişen bu farelere 7.2 x 105 düzeyinde Lewis akciğer kanser hücreleri (3LL) sağ koltuk altından deri altına enjekte edilmiştir. Farler, tümör hücrelerinin inokulasyonundan sonra 1. günden itibaren 9. güne kadar her gün pastörize edilmiş yoğurt ve kefirden oluşan karışım ile beslenmişlerdir( 2 g / kg vücut ağırlığı). Tedavi edilmemiş farelere göre oral yoldan kefir alınması 562 ve polissakkarit Kureha (PSK) alınması da %46 oranında 3LL’nin gelişimini inhibe etmiştir. Tümörlü farelerde 14 gün içinde normal farelere göre lökositlerin sayısında 5 ve dalak ağırlığında 4 kat artış görülmüştür. Fakat bu artış kefir ve PSK alımıyla engellenmiştir( Furukawa ve ark., 1990).

Kefirin anti-tümör etkisi üzerine yapılan bir çalışmada ise fusiform kanser hücreleri nakledilmiş farelere intraperitonal yoldan 20 gün süreyle, günlük 0.5 ml kefir verilmiş ve sonuçta tümör boyutunda önemli küçülme gözlenmiştir. Aynı zamanda kefirin tümörsel nekrozun (kangren) ortadan kalkmasında da etkili olduğu saptanmıştır. 0.5 ml kefir ile 20 gün tedavi edildikten sonra, 2 farede tümör hücreleri gözükmezken 5 farede ise tümör boyutlarında küçülme olmuş, 4 farede ise tümör boyutlarında değişiklik olmamıştır. Tedaviden önceki tümör boyutları ortalama 0.06± 0.05 cm³ iken, tedaviden sonraki ortalama değerler 0.02±0.02 cm³ olarak tespit edilmiş ve tümör boyutlarındaki bu azalma istatistiki olarak önemli (p<0.05) bulunmuştur(Çevikbaş ve ark., 1994).

Kefirin İmmün Sistem Üzerine Etkileri

Kefirde bulunan laktik asit bakterilerinin alımından sonra insanlarda ve çeşitli hayvanlarda imnün faaliyetler gözlenmiş ve laktik asit bakterilerinin insan yada hayvan bünyesinde tümörler yada enfeksiyonlara karşı spesifik olmayan direnci artırdığı yada spesifik imnün reaksiyonları kuvvetlendirici bir etki yaptığı görülmüştür. Laktik asit bakterileri imnün sistem üzerine adjuvant etki göstermektedir. Adjuvant madde bir tedavide verilen ilacın etkinliğini artırmak amacıyla kullanılan madde olarak tanımlanmaktadır. İmnün sistem için düşünüldüğünde immün sistemdeki etkisi oral yada parenteral (karın boşluğundan enjekte edilmesi) olarak verilmesinden hemen sonra gözlenebilmektedir.

Oral yoldan alınan laktik asit bakterilerinin insan vücudunda immün sistemin reaksiyonlarını düzenleyici etkisine dair çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bunlardan birisinde sağlıklı ve gönüllü insanlardan oluşan iki gruptan birincisine Lactobasillus acidophilus’un bir suşu La1, diğer gruba ise Bifidobacterium bifudum’un suşu Bb12 içeren fermente süt ürünü 3 hafta süreyle verilmiştir. Çalışma sürecinde kan örnekleri alınmış ve fermente ürünleri aldıktan hemen sonra limfosit subsets (lymphocyte subsets) yada lökasit fagositik (leukocyte phagocytic) aktivitedeki değişimler saptanmıştır. Limfosit populasyonunda bir değişiklik saptanamamıştır. Bunun tersine in vitro denemede Escherichia coli sp.’nin fogositoz’u her iki fermente ürünün alımında arttırmıştır. Laktik asit bakterilerinin fekal kolonizasyonu ve 6 hafta süreyle aralıksız olarak fermente ürünlerin verilmesi fagositoz’u arttırmıştır. Aynı zamanda fekal laktobasil ve bifidobakteri sayımları tüketim öncesi değerlerine geri dönmüştür. Savunma sisteminin spesifik olmayan, anti-infektif mekanizmaları spesifik Laktik asit bakteri suşlarının alınmasıyla gelişebilir. Bu suşlar belirli yaş guruplarının immün fonksiyonlarını düzeltmek için besinsel takviye olarak verilebilmektedir. Özellikle yeni doğmuş bebekler ve çok yaşlı insanlar gibi immun zayıf insanlarda kullanabilmektedir (Schriffrin ve ark., 1995). Kefir bunun için iyi bir kaynak olarak gösterilebilir. Bundan başka kefir radyasyonun olumsuz etkilerine karşı organizmayı korumak ve bağışıklık sisteminin onarılmasına yardımcı olmak amacıyla da kullanılmaktadır (Anonymous, 1998).

Kefirin Gastrointestinal Rahatsızlar Üzerine Etkileri

Laktoz intorelans kişilerde: Etnik orijine bağlı olmakla birlikte, yetişkin insan popülasyonunun %15 ile %80 arasında değişen oranlarda, bağırsak mukozalarında ß-galaktosidaz (laktaz) aktivitesi düşüktür. Bu durumda, laktozun bağırsağın ilerleyen kısımlarına ulaşmasıyla birlikte ozmotik etkiden kaynaklanan ve tolere edilmeyen bazı belirtiler ve rahatsızlıklar ortaya çıkarmaktadır. Sindirilmemiş laktozun bakteriyel fermantasyonu ile uçucu bazı bileşikler açığa çıkar. Bunlar organik asitler, karbondioksit, metan ve hidrojen olarak sayılabilir. Birçok laboratuar çalışmasıyla laktobasil içeren fermente süt ürünleri tüketildiğinde laktozu bağırsaklarda hidrolizinin arttırılabileceği kanıtlanmıştır(Zubillaga ve ark., 2001).

Patojen bakterilere karşı: Sürekli içildiğinde kefirle birlikte vücuda alınan yararlı bakteriler, özelliklede laktobasiller bağırsaklara yerleşerek, buradaki mikroflorayı düzeltmekle ve ürettikleri asit, hatta antibiyotik bileşiklerle hastalık yapan bakterilerin ortadan kalkmasını sağlamaktadırlar (Anonymous., 1998). Yapılan bir çalışma ile koliform bakterilerin, doğal kefir mikroflorasında bulunan bakteriler tarafından inhibe edildiği gösterilmiştir. Shigella ve Salmonella gibi patojen bakteriler süt ile kefir starteriyle birlikte katıldığında, söz konusu patojenlerin gelişemedikleri görülmüştür (Nefedjeva ve Sedova, 1975). Kefir ishale yol açan E.coli ve Salmonella gibi patojen mikroorganizmalara karşı antimikrobiyel etkisiyle onların gelişimini önlemekte ve ishale iyi gelmektedir (Karagözlü, 1990). Laktik asit bakterileri ve mayaların mikroflorada bulunmalarından dolayı,kefir dış kaynaklı bağırsak mikroorganizmalarına karşı yüksek derecede antibiyotik etki gösterir. Ayrıca kefirdeki bakteriler tarafından üretilen laktik asit, asetik asit ve antibiyotik maddeler, ince bağırsaklarda saprofit bakteriler tarafından oluşturulan bozulma ve çürümeleri önler (Libudzisz ve Piatkiewicz, 1990).

Çeşitli hastalıklar yada antibiyotik tedavisi sonucunda bozulan bağırsak florasının yeniden düzenlenmesi amacıyla kefir tüketilmesi tavsiye edilmektedir. Bunun yanında kefir, bağırsakları çalıştırıp temizleyen, dışkının kolayca dışarı atılmasını sağlayan bir özelliğe sahiptir (Anonymous, 1998).

Kefir, gastrik salgı (mide suyu) ile birlikte Salmonella typhimurium’u 1 saat sonra tamamen inhibe edilebilmektedir. Kefir patojen mikroorganizmaların gelişimini önleyici birtakım antimikrobiyel bileşikleri ihtiva eder ve bu özelliği insan gastrik salgısı ile atmaktadır (Zubillaga ve ark., 2001).

Kefir antibakteriyel aktivitesini daha çok gram-pozitif kokler, Stabhylococcus ve gram- pozitif basillere karşı göstermektedir. Kefir taneleri kefire göre daha yüksek bir antibakteriyel aktivite gösterir. Aynı zamanda kefir Candida, Saccharomyces, Rhodotorula, Torulopsis, Mikrosporum ve Trichopyton türlerine karşı antifungal aktiviteye sahiptir. Elde edilen sonuçlar kefirin antibakteriyel, anntifungal ve antineoplastic (kanser hücrelerinin hızlı çoğalmasını ve tümörlerin büyümesini önleyen yada engelleyen bir ajan) aktiviteleri sahip olduğunu göstermiştir(Çevikbaş ve ark.,1994).

Enterohaemorrhagic E.Coli 0-157 enfeksiyonunun kefir tüketilerek engellenebileceği bildirilmiştir. Enterohaemorrhagic E.Coli 0-157 h7, verotoksin 1 (VT1) ve verotoksin 2 (VT2) üretmektedir. Bu Toksinler de akut zehirlenmeye ve hemolitik üremik sendromu (HUS) gibi komplikasyonlara neden olmaktadır. E.coli 0-157’den kaynaklanan zehirlenmelerden korunmanın bazı yolları vardır. En etkili ve kolay korunma yöntemi ise yoğurt ve özellikle de kefir tüketilmesi bağırsaklarda çok sayıda bifidobakteri ve laktik asit bakterilerinin kolonize olmasını sağlamakta ve E.coli 0-157 enfeksiyonundan insanları korumaktadır(Ota,1999). Ayrıca oral yoldan alınan kefirdeki probiyotik mikroorganizmalar sadece bağırsaklar üzerinde etki yapmakla kalmazlar, aynı zamanda bu bakterilerin bazı suşları diğer organlarda meydana gelen bakteriyel, fungal yada viral enfeksiyonları vücudun immün sitemini stimüle ederek yavaşlatırlar yada tamamen engellerler (De Vrese ve Schrezenmeir,2002).

Helicobacter pylori enfeksiyonunun tedavisinde: Taze kefir mide kaslarının çalışmasını ve midenin daha hızlı boşalma fonksiyonunu teşvik edici etkiye sahiptir. Halbuki süt, peynir altı suyu, süzme peynir, peynir ve tereyağı midenin bu fonksiyonları üzerine inhibe edici bir etki göstermektedir. Mide operasyonları geçirmiş yada Hellicobacter pylori kolonizasyonu olan insanlarda diyet uzmanları bireysel duruma göre diyet uygulamakta ve buna göre kefir tüketimi tavsiye edebilmektedir (Zubillaga ve ark.,2001).

Kefirin Kolesterol Düşürücü Etkisi

Birçok araştırmacı, insanlarda in vivo testlerde fermente süt ürünlerinin ve bunların kültürlerinin kolesterolü asimile edici etkisi olduğuna dair olumlu sonuçlar alınmıştır.

Yapılan bir araştırmada bazı laktik asit bakterilerinin, bifido bakterilerin ve yoğurt kültürlerinin MRS broth besi yerinde boşluk in vitro denemelerde kolesterolü asimile etme yetenekleri test edilmiştir. Streptococcus thermophilus, Lactobacillus delbrueckii subsp, bulgaricus, Bifidobacterium bifidum ve Lactobacillus acidophillus kültürleri ile kolsterolün aktif olarak asimile edildiği saptanmıştır. Laktik asit kültürleri ile yapılan denemelerde de bu kültürlerin kolesterolü asimile edici kabiliyetinin bulunması kefir kültürlerinin de aynı özelliğie sahip olduğunu göstermektedir(Vujicic ve ark., 1992).

Kefirde bulunan laktik asit bakterilerinden Lactococcus lactis subsp.lactis, Lacticoccus lactis subsp. Cremoris, streptococcus lactis subsp. Diacetylactis, streptococcus salivarius subsp. Thermophilus, leuconostoc cremoris, Lactobacillus delbrueckii subsp. Lactis, lactobacillus acidophillus, lactobacillus casei ve Lactobacillus helveticus ve sakarozu fermente edemeyen (invertaz içermeyen) Saccharomyces cerevisiae mayasının suşlarından seçilmiş starter ile üretilen fermente sütün, yüksek kolesterol içerikli diyet verilen farelerde serum kolesterol ve karaciğer yağ konsantrasyonları üzerine etkileri belirtilmiştir. Yüksek kolesterol içerikli diyete bu fermente süt ürününün eklenmesi, farelerde toplam serum kolesterol ve fosfolipid seviyelerini önemli ölçüde düşürmüştür(Tamai ve ark., 1996).

MENEPOZ

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Menopoz adetlerin kesilmesi olarak adlandırılır. Perimenopoz menopozdan hemen önceki ve sonraki döneme verilen addır. Klimakteryum ise üreme çağından menopoz sonrasına kadar olan dönemi içerir. Ortalama menopoz yaşı Türkiye için tam olarak bilinmemektedir, ancak bu A.B.D’de 50-52 yaşları arasındadır. Adetlerin ilk başlama yaşı ile menopoz yaşı arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Yüksek yerlerde yaşayanlarda ve sigara içen kadınlarda menopoz daha erken yaşlarda başlamaktadır. Adet kanamalarının araları menopozdan 2 ile 8 yıl öncesinden uzamaya başlayabilir.

Yani adetlerin seyrekleşmesi hemen menopoza girileceğinin bir göstergesi değildir.Menopozda vajende kayganlığı sağlayan sıvıda bir azalma olur ve vajen dokusundaki incelmeye bağlı olarak elastisite azalır. Bunların sonucunda cinsel ilişki sırasında aşırı, kuruluk, vajende daralma, yanma, tahriş ve ilişki sonrası damlama şeklinde kanama görülebilir. Ancak bu belirtiler hastanın cinsel aktivitesi ile de ilgilidir. Normal cinsel yaşamına devam eden hastalarda bu belirtiler daha az görülürken, ilişki sıklığı azalan hastalarda bu bozukluklarda daha hızlı bir ilerleme görülmektedir. Genel olarak bakıldığında menopozda cinsel aktivite önemli oranda değişmemektedir. Östrojen alımı ile vajen dokusundaki incelme ve cinsel ilişki kalitesini bozan diğer faktörler önleneceği için, cinsel yaşamın daha kaliteli olacağı söylenebilir.

MENOPOZ DÖNEMİ

Hormonlar insan vücutundaki bazı organlardan salınan kimyasal maddelerdir. Estrojen ise hanımlara özgü yumurtalıktan salınan bir hormondur. Estrojen üreme sisteminde kilit rol oynar. Aynı zamanda kalp, dolaşım sistemi ve kemikler üzerinede olumlu etkileri vardır. Menopoz döneminde, yumurtalıklar(overler) estrojen üretimini durdururlar, buna bağlı olarak adedler kesilir. Ayrıca ameliyat ile overlerin cıkartılması sonucuda, vücutta overlerin yaptığı estrojen hormonu dolaşımdan cekilmiş olur. Estrojenin ortadan kalkması sonucu aşağıdaki tabloda sayılan değişiklikler oluşur:

ESTROJEN EKSİKLİĞİNDE HEDEF ORGANLARDA OLUŞAN DEĞİŞİKLİKLER

HEDEF ORGAN SEMPTOMLAR -Vulva, Vagina Disparoni(ilişkide ağrı) -İdrar torbası ve idrar yollarında Sık idrar ve idrar kacırma şikayetleri -Pelvis tabanında Genital organlarda sarkma ve gevşeme -Deri ve Müköz membranlarda Kutuma, kaşınma, travmalardan etkilenme -Kalp ve Damar sisteminde Koroner arter hastalıklarına eğilim, dolaşım bozukluğu -Santral sinir sisteminde Terleme, ateş basması, sıkıntı, depresyon -Gögüslerde Kücülme ve kıvam değişikliği Sıcak Basmaları Bu yakınma menopoza giren yaklaşık %75 hastada gözlenir. Sıcaklık hissi ani gelir ve tüm vucuta yayılır. Cildin kızardığı daha sonra terlediği dikkati ceker. Gece gelen sıcak basmaları uyku düzenini bozabilir. Tedavi görmeyen hanımlarda bulgular birkac yıl devam eder.

Genital ve İdrar Yolu Değişiklikleri:

Estrojen seviyesinin düşmesine bağlı vaginanın ic yüzeyini kaplayan doku incelir ve esnekliğini yitirir. Bu incelmeye bağlı kaşıntı ve yanma hissi oluşur. Bazende devamlı vaginal rahatsız edici bir akıntı meydana gelir. Cinsel ilişki agrılı olabilir, sık idrara gitme hissi oluşabilir, arasıra idrar yapma ağrılıdır.

Kemik Erimesi(Osteoporoz):

Menopozdan sonra yavaşca kemiklerde kalsiyum ve protein kaybı başlar. Bu kayıp nedeniyle kalca, el bileği ve omurga kemiklerinde ufak carpmalara bağlı veya hic travma olmadan kendiliğinden gelişen kemik kırıkları gündeme gelir. Kalca kırıkları postmenopozal kadınlarda en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Kalca kırığı gelişen hastalardan beşte biri ilk altı ay icinde hareket kısıtlanmasına bağlı kanın damar icinde pıhtılaşması, felc gecirme, kalp krizi ve ak ciğer enfeksiyonu gibi nedenlerle kayp edilmektedir. Erken menopoza girme, spor yapmama, sigara kullanma, az kalsiyum iceren diyetle beslenme gibi faktörler osteoporoz riskini artırmaktadır. Ruhsal Değişiklikler:
Ruhsal denge hali bazı hanımlarda bozulmakta depresyon, ajitasyon gözlenmektedir. Özellikle gece gelen sıcak basmaları uyku düzenini bozuyorsa ruhsal denge halindeki bozulma oranıda artar.
Herhangi bir tedavi gibi menopoz tedavisininde yan etkileri ve faydaları vardır.
Bu derlemede hormonların vücutunuza olan etkileri ve yan etkileri acıklanmıştır. Genede size en uygun tedaviyi doktorunuz verecektir.

VÜCUDUNUZUN ESTROJENLERİ:

Estrojenler esas olarak yumurtalıklarda(overlerde) yapılır. Overler pubertede estrojen üretmeye başlarlar ve menopoza kadar bu faliyet devam eder. Menopozdan sonrada dolaşımda estrojen tamamen bitmez. Vücutun diğer bölgelerinde özellikle yağ dokusunda üretilen estrojen dolanıma katılır. Kilolu bir hanımda vücut yağ dokusunda yapılan estrojen o kadar fazla olabilirki hanım menopaza girdiğini fark etmeyebilir. Menopozda estrojen seviyesi cok azalır demiştik, ancak bircok hanımda adedler kesilmeden birkac yıl evvel estrojen azalmasına bağlı şikayetler başlayabilir. Şikayetlerin başlama yaşının 45-50 olduğu bilinmektedir. Ortalama menopoz yaşı ise 51 dir.

HORMON TEDAVİSİNİN RİSKLERİ VE YAN ETKİLERİ

Estrojenin en önemli yan etkisi rahim icini döşeyen doku(endometriyum) kanserini artırma olasılığıdır. Rahimi olmayan hanımlarda bu konuda telaşlanmamıza gerek yoktur. Uterusu olan hanımlarda ise estrojen progesteron ile birlikte verilmelidir. Progesteron estrojenin potansiyel kanser yapma riskini ortadan kaldırır. Hatta estrojen+progesteron alan hanımların hic hormon almayan hanımlara göre endometriyal kanser olma şansı daha azdır. Ancak diğer taraftan progesteronun, estrojenin kalp üzerine olan olumlu etkileri azaltabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle progesteron almak istemeyen hanımlara düzenli aralıklarla endometriyal biopsi (kürtaj gibi bir işlemle endometriyumdan örnek alınması) yapılması uygundur.
Bircok calışmada meme kanseri ve hormon tedavisi arasında bağlantı gösterilememiştir. Bazı calışmalarda ise 15 yılın üzerinde hormon tedavisi alan hanımlarda, almayanlara göre meme kanseri şansında ufak bir artış kaydedilmiştir.
Öte yandan hormal tedavi alan hastalarda koroner arter hastalığı riskinin %50 azaldığı, kalp ölümlerinin %40 önlenebildiği, kemik mineral dansitesinin %5 arttırılabildiği, hormonal tedavi alan hastaların almayanlara göre 3 yıl daha fazla yaşadığı bilinmektedir.

Kesin Engel Oluşturanlar, kalp enfarktüsü gecirilmiş felcler, akut karaciğer hastalığı, meme ve rahim kanserleri, tromboemboli
Kesin Olmayan Engeller tedavi altına alınamayan hipertansyon, kronik karaciğer hastalığı ,safra kesesi hastalığı şeker hastalığı ,epilepsi(sara) Myom Hiperlipemi

HORMON TEDAVİSİNE HAZIRLIK

Trigliserid, kollesterol, karaciğer fonksyon testleri, aclık kan şekeri gibi kan tetkikleri yapılır. Mammografi ve meme ultrasonografisi cekilir. Pelvik ultrasonografi ve gerekirse tüm batın ultrasonografisi cekilir. Gerekirse kemik mineral yoğunluğu incelenir. Hormonal Tedavi Öncesi Endometriyal Biopsi Yapılacak Hastalar; Kilolu hastalar, Uterusu bulunan ancak progesteron almak istemeyen hastalar, Endometriyal hiperplazisi olanlar Karaciger hastalığı olanlar. Meme Açısından Risk Faktörü Bulunanlar 50 yaş ve üzerinde olanlar Memede kitlesi olanlar Meme ucundan akıntı gelenler Memede daha önce kanser veya prekanseröz lezyon tespit edilenler Birinci derecede akrabalarında meme kanseri olanlar Önceden meme cerrahisi gecirenler

HORMON TEDAVİSİ KULLANIM SÜRESİ

Tedaviye ideal olarak başlama zamanı menopoza girme dönemidir, bu konuda gecikmenin 3 yılı aşmaması istenmektedir. Yanlızca sıcak basmaları ve vaginal kuruluktan yakınan, osteoporozun sorun olmadığı hastalarda tedavi 1-2 yılda rahatlık sağlar. Bu kısa süreli kullanım sonunda tedaviye aralıklı dilimlerle devam edilir. Hastanın sorunu osteoporoz ve risk altındaki koroner hastalığından korunma ise o zaman üzün süreli tedavi önem kazanır. Özellikle osteoporozda en az beş yıllık bir tedavinin faydalı olacağı bilinmektedir. Bu konuda ideali tedavinin 10 yıl veya yaşam boyu devam etmesidir. Zira estrojenlerin osteoporozdan koruyucu etkisi kullanıldığı anda başlar ve sadece tedavi süresince devam eder.


Directory
Copyright © 2007 Tv Haberleri. All rights reserved.
sitemap sitemap.txt sitemap.html tv haberleri haberler
Bu sitede yer alan yazıların tümü, bilgi edinmek isteyen ziyaretçiler için hazırlanmıştır.İçeriği başkaları tarafından doğru ve geçerli bulunmayabilir. Sitede yer alan yazı ve resimlerin kopyalanması, her türlü kullanımı ve bilgilerin uygulanması sonucu doğan hukuki, ahlaki, mesleki ve yaşamsal sorunlar sadece bu eylemi gerçekleştiren kişilerin sorumluluğundadır. Bunlardan dolayı ortaya çıkabilecek hiç bir sorundan site ve yazarları sorumlu kılınamaz. Şikayet adresi ile iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde tvhaberleri.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacaktır.İletişim kasvax@gmail.com