İsmail YK’nın başına gelenler…

Posted by admin on Ağustos 5th, 2008

Albümüyle büyük çıkış yakalayan İsmail YK yeni klibini “Tıkla” isimli parçasına Tolgahan Dans Grubu eşliğinde çekti… Klip çekimleri sırasında açıklama yapan sanatçı Avrupa’da bir şirket tarafından kendisiyle ilgisi olmayan bir albüm yapıldığı açıkladı…

Eski ve yeni şarkılarının toplandığı albümle hiç bir alakası olmadığını söyleyen İsmail YK, “Albümümün korsanının yapılması beni üzdü ama benden habersiz korsan albüm yapılması beni şoke etti” dedi

Guinness İçin 51 Saat Konser

Posted by admin on Ağustos 5th, 2008

Trabzon Genç Müzisyenler Derneğinin (GMD) 5 üyesi, 51 saat konser vererek, Hindistanlı bir grubun “en uzun grup konseri” rekorunu kırdı.

Trabzon’da 100. Yıl Parkı’nda 17 Temmuz günü saat 21.00′den itibaren konser vermeye başlayan grup üyeleri, hedefleri olan 61 saate ulaşamadı ama Hindistanlı bir grubun 50 saatlik “en uzun grup konseri” rekorunu geride bıraktı.

Dernek Başkanı Ceyhun Alemdağ, canlı performans gösterisini saat 02.50′de bitirdiklerini belirterek, “Konser sırasında, aradaki boşluklarla birlikte, resmi olmayan kayıtlara göre 51 saat canlı performans sergiledik. Bu da dünya rekoru” dedi.

Alemdağ, Guinness yetkililerine deneme yapmadan önce başvurduklarını ve gerekli talimatları aldıklarını ifade ederek, “Bu kurallar çerçevesinde 4 kişilik hakem heyeti rekor denememizi izledi. Sürekli kayıt tutuldu. Bütün kayıtları Guinness temsilciliğine göndereceğiz. Bir aksilik olmazsa Guinness’e gireceğiz” diye konuştu.

Polat: Ben de Muro’ya Hayranım

Posted by admin on Temmuz 25th, 2008

Vadi’nin oyuncuları, öğrencilerin Muro’nun akıbeti, İskender Büyük ve Tataroğulları ile ilgili sorularına tek tek cevap verdi. Polat da Muro hayranı çıktı

Koç Üniversitesi öğrencileri de en beğenilen dizi olarak Kurtlar Vadisi’ni seçti. Önceki akşam üniversitede yapılan ödül töreninde Vadi’nin oyuncuları, öğrencilerin Muro’nun akıbeti, İskender Büyük ve Tataroğulları ile ilgili sorularına tek tek cevap verdi.
Reytinglerde zirveden inmeyen ‘Kurtlar Vadisi Pusu’ya bir ödül de Koç Üniversitesi’nden geldi. Geçtiğimiz yıl İstanbul Üniversitesi’nin ödüllendirdiği dizi, Koç Üniversitesi Televizyonu tarafından öğrenciler arasında yapılan ankette ‘Yılın En Beğenilen Aksiyon’ dizisi seçildi. Ödülünü almak için perşembe akşamı üniversitenin Rumelifeneri Kampüsü’ne gelen Necati Şaşmaz (Polat Alemdar), Zafer Alagöz (Yıldız), Mustafa Üstündağ (Muro), Ragıp Savaş (Fuat Tamer Tataroğlu) ve Sema Öztürk (Jülide Toros), ödül töreni öncesi öğrencilerle sohbet etti.

Soru cevap şeklinde geçen konuşmalara, dizinin sevilen karakteri Muro ve esprileri damgasını vurdu. Bir öğrencinin ‘Muro itirafçı mı oldu, sonu ne olacak?’ sorusuna Polat Alemdar; “Bizler yazılanları oynuyoruz. Ne olur bilmiyorum. Ama onu çok seviyorum.” deyince salondan alkış koptu… Yani Polat da bir Muro hayranı olduğunu itiraf etti. Sohbet hem öğrenciler hem de oyuncular için biraz tutuk başladı. Bir anda Vadi’nin oyuncularını karşılarında gören öğrenciler soru sormayınca, dizi ekibi kısa süreli bir tedirginlik yaşadı… Hatta Şaşmaz, ‘Evet arkadaşlar, buraya konuşmaya geldik.’ diye espri dahi yaptı. Ancak bir iki soruda açılan gençlerin birbiri ardına gelen soruları zaman zaman ekibi zor durumda bıraktı. Muro’nun akıbeti, İskender Büyük ve Tataroğulları ile ilgili sorulara oyuncular tek tek cevap verdi.

***

Bizi bir araya getirdiğiniz için teşekkür ederiz

Haftanın 5-6 günü çekimleri olan oyuncuların birbirlerini göremediğinden yakınan Necati Şaşmaz, “Bu tür etkinlikler de olmasa inanın görüştüğümüz yok. Herkesin çekim takvimi ayrı. Mesela ben Muro’yu uzun zamandır görmüyorum. Bizi bir araya getirdiğiniz için teşekkür ederim.” dedi. Bu konuşmaya Mustafa Üstündağ’ın salonu kahkahaya boğan cevabı gecikmedi: “Mümkünse görüşmeyelim. Zaten sete ve rolüme alıştım. Benim açımdan her şey iyi gidiyor. Rol sevildi. Kendimden de bir şeyler katıyorum. Bugüne kadar olumsuz bir tepki ile karşılaşmadım. Umarım bundan sonra da karşılaşmam. İleride neler olacağını, ölüp ölmeyeceğimi ise ancak senaristler bilir.” Laf senaristlerden açılmışken hem oyuncu hem de yapımcı kimliğiyle salonda bulunan Şaşmaz, senaristlere teşekkürü ihmal etmedi: “Bu dizinin başrol oyuncusu her ne kadar ben gibi görünsem de aslında başarının altında kalemin gücü var. Bence başrol senaristlerin.” Dizinin satır aralarının iyi okunması gerektiğine dikkat çeken Şaşmaz, “Halk diziyi doğru okuyor. Aksi olsaydı bugün bu başarı olmazdı.” dedi. Her ne kadar öğrenciler bu konuşmayı alkışla destekleseler de hemen yanı başında oturan Sema Öztürk’ün konuşması çok anlamlıydı: “Jülide, Sema’dan daha fazla tanınıyor. Bu da senaryonun gücünü gösterir.”

‘Kurtlar Vadisi Pusu’da Yıldız’ı oynayan Zafer Alagöz ise konuşmasında daha çok televizyon izleyicisinin vefasızlığına dikkat çekti: “Bir oyuncu için farklı rollerde görev almak tabii ki çok önemli. Ancak aynı dönemde farklı işlerde rol almak tehlikeli olabilir. Televizyon dünyası reyting üzerine kurulu bir piyasa. Onun içindir ki izleyicinin vefa duygusu yoktur. Yani çok çabuk unutulursunuz. Geçmişte bu tür örnekler çok.”

Özellikle ‘Şekerim’ kelimesiyle dillerden düşmeyen Ragıp Savaş, nam-ı diğer Fuat Tamer Tataroğlu ise, “Aslında bu ‘şekerim’ bana çok uzak bir kelime. Dizi için de bıçak sırtı aslında. Çok tehlikeli. Ama doğru zamanda doğru yerde kullandığımız için izleyiciye şirin geldi.” dedi.

Funda Arar öyle bir değişti ki gözlerinize inanamayacaksınız!!!

Posted by admin on Temmuz 25th, 2008

Kıraç’la sundukları TV programında giydiği kıyafetleri eleştiri konusu olan Arar, artık daha sade olacağını söyleyerek, “Bu albüm uzun yıllar gündemdeydi, kısmet bugüneymiş. Şarkılarım tutmasa bile artık ben bu camiada gemimi yürütürüm” diyor.

Ben bu piyasada gemimi yürütürüm

“Rüya” adlı Türk sanat müziği albümünü önümüzdeki günlerde piyasaya sürecek olan Funda Arar, yıllardır sahne tozu yuttuğunu belirtti ve “Şarkılarım tutmasa bile artık ben bu camiada gemimi yürütürüm” dedi.

Beklenen Türk sanat müziği albümünüzü nihayet çıkarıyorsunuz…

- Evet, sonunda! (Gülüyor) Kaç yıldır gündemdeydi, kısmet bugüneymiş, herhalde doğru zaman bu zamandı. Albümün ismini de Timur söyledi bana, çellocu bir arkadaşım. “Bu albüm yıllardır senin rüyandı, ismini Rüya koy” dedi, ben de öyle yaptım.

Albüm Dede Efendiler’in de içinde olduğu klasik Türk sanat musikisi albümü mü oldu? Yoksa daha mı günümüze yakın parçalarınız?

- Yok, Dede Efendiler’e kadar gitmedik. Gitmeme nedenimiz de insanların kulaklarının aşina olduğu, günümüz bestekárlarını ele almak istememizden kaynaklanıyor.

Genç bir sanatçısınız, Türk sanat müziği sizin için ne ifade ediyor? Ya da şöyle sorayım; gençlik için sanat müziği ne anlam taşıyor? Ayrıca genç sanatçılardan iyi bir Türk sanat müziği yorumcusu var mı şu anda sizce?

- Yeni jenerasyonda aslında Türk sanat müziğine meraklı, musiki cemiyetlerine, korolara giden, enstrüman çalan büyük bir kitle var. Her ne kadar “Dinlenmiyor mu?” diye endişelensek de, ben buna hiç inanmıyorum, çünkü büyük bir genç kitle sanat müziği dinliyor. Ben üniversite konserlerimde birkaç esere yer veriyorum, alkış, kıyamet kopuyor ve gençler tarafından çok seviliyor.

Stüdyoda kayıt aşamasında ilginç şeyler yaşadınız mı? Pop müzikten sanat müziğine geçiş, müzisyen arkadaşlarınızla ilginç anlar yaşattı mı size?

- Beraber çalıştığım arkadaşlarım benim bu isteğimi biliyorlardı. Orkestra ve konserlerde hep birlikteyiz zaten. İnanılmaz sevdiler bu kaydı. Hepsi müzisyen olarak şef konumundaki insanlar ve inanılmaz sevgiyle çaldılar. Onlarda da böyle bir özlem varmış, bu beni çok keyiflendirdi. O pozitif elektrik, bana da şevk verdi. Repertuvarı hazırlarken zorlandık çünkü yüzlerce şarkı arasından bu kadarcık şarkı seçmek çok zor oldu.

Albüm kapağınız, toprak altından çıkan arkeolojik eser ya da topraktan çıkan bir filizi getiriyor akla…

- Doğru yorumlamışsınız. Bir şeyin içinden çıkıyor hissi vermek istedik. Ya da bir rüya, tam net olmayan bir hayal izlenimi yaratmaya çalıştık.

Türk sanat müziğinden sonra şimdi caz, blues albümü de yaparsınız siz…

- Evet, evet onu da yapmak istiyorum. Ben her tarz yapacağım ömrü hayatım yettiğince. İstediğim, kafamda olan her tarzı denemek istiyorum. Halk müziği de yapacağım.

Kendinizi yorumcu mu, şarkıcı mı yoksa sanatçı olarak mı tanımlıyorsunuz? Sizce bunları ayırmak gerekli mi?

- İnsanın kendi kendisine bunu söylemesi olmaz. Ama ben bu iş için çok emek veriyorum. Albüme girmeden önce yüzlerce defa o şarkıyı okuyorum. Bazen “Ben sanatçı değilim ki, şarkıcıyım” diyenleri duyuyor ve garipsiyorum. Sanatçı olmak, çok daha yüksek bir erdem ama şarkıcılık sıradan bir şey… Karşı tarafa hissettirebildiğin, ağlattığın oranda sanatçısındır. Ha bu arada şarkı var, şarkı var. Çok da duygu gerektirmeyen, sound’a yönelik, çok az sözleri olan, dans müziği olan parçaların duygusunu versen ne olur, vermesen ne olur. Ama bakıyorum da milletimiz kötü seslere alıştırıldı.

Kendinizi müzik dünyasında nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ben gemimi yürütürüm arkadaş! Tabii ki alınıp satılan bir malzeme var ortada, ticari birşey yapıyoruz. Bu yönü düşünmüyorum dersem, yalan söylemiş olurum. Ama ben her zaman işin sanatsal yönünü düşünüyorum. Mütevazılığımı hep korurum ama bu anlamda da kendimin ne olduğunu biliyorum. Yıllardır bu piyasada sahnenin hem tozunu yuttum hem de tozunu attırdım. Şarkım tutmasa dahi gemimi yürütürüm, şarkı endeksli değilim. A planı olmadığında alt yapınız varsa B planınız devreye girer. Yeni bir proje üretirsiniz ve sahne yaşamınız devam eder.

Peki özel hayatınıza gelirsek görünürde bebek yok mu hálá?

- Yaa! Ben bebek istiyorum…

Hakikaten mi?

- İstiyorum vallahi! (Gülüyor) Ailelerden de baskı var, “Torun sevsek artık” diyorlar. Ama “Şu da olsa ondan sonra yapsak, bu da olsun sonra yapalım” diyoruz hep.

Türk müziğini küçümseyenler canımı sıkıyor

n Bir dönem en çok Yıldırım Gürses, Nalan Altınörs, Yıldırım Bekçi ve Sami Aksu gibi Türk sanat müziği sanatçıları dinlenirdi…

- Evet, bence milletler kendilerine ait müziklere sahip çıkmalı. Küçümsemeye yönelik bir tavır da seziyorum bazen, bu canımı sıkıyor. Bazı tipler “Ben caz dinlerim” diye hava atar gibi konuşuyorlar…

n “Ben National Geographic’i izlerim sadece” der gibi yani?

Fotoğraf çektirmek için durmasaydım şimdi hayatta olmayacaktım

Posted by admin on Temmuz 25th, 2008

Üç ay önce Çeşme’de uğradığı silahlı saldırıda bacağından vurulduktan sonra Özcan Deniz, ilk kez konuştu.

Fotoğraf çektirmek için durmasaydım şimdi hayatta olmayacaktım

Üç ay önce Çeşme’de uğradığı silahlı saldırıda bacağından vurulduktan sonra Özcan Deniz, ilk kez konuştu.

Üç ay önce Çeşme’de uğradığı silahlı saldırıda bacağından vurulduktan sonra ilk kez konuşan Özcan Deniz, “Hayranım olan o kız fotoğraf çektirmek için beni durdurmasa, şu an ölmüştüm” dedi.

Öncelikle geçmiş olsun. Çok zor günler geçirdiniz, şimdi nasılsınız?

- Teşekkür ederim. Allah’a şükür çok iyiyim. Şu an ayağımı yere basabiliyorum. Ama ay sonuna kadar çok emin olamadığımız bazı şeyler var. Az da olsa bir risk söz konusu, fakat bu risk günden güne azalıyor. İlk altı ayı sağ salim atlatırsam, hiçbir sorun kalmayacak.

Nasıl bir risk var?

- Kırılan uyluk kemiğine Kızılhaç’tan temin edilen kemik takıldı. Yani kemik nakli yapıldı. O kemiğin kaynamaması, vücudun kabul etmemesi, enfeksiyon kapması gibi riskler var. Zaten en önemlisi enfeksiyondu. İlk üç ay, bu anlamda tehlikeli dönemdi. İki hafta sonra üç ay bitecek. Şimdilik bir sorun yok. Onun dışında çok sağlıklı, düzenli bir fizyoterapi görüyorum. Bu tedavi beni bir ay sonra bastonlardan kurtaracak. Haziranın ortasında da bastonsuz yürümeye başlayacağım. Bastonsuz yürümeyi unuttum. O yüzden yürümeyi bebekler gibi yeniden öğreneceğim.

16 Şubat’a, yani vurulduğunuz güne dönersek eğer, o tarihlerde hiç tehdit alıyor muydunuz?

- Hayır… Ben sanat hayatım boyunca hiç tehdit edilmedim.

O gece sahneye çıktınız, her şey normaldi. Sahneden indiniz, hayranınızla fotoğraf çektirdiniz ve silah sesi duydunuz. O an ne hissettiniz?

- Çok keyifli bir geceydi. Sahneden indim, otelin lobisine doğru yürürken bir hayranım beni durdurdu ve fotoğraf çektirmek üzere durduğum an silah patladı. Canım yandı, bir anda kendimi yerde yatarken buldum. Dolayısıyla 3-5 saniye bir algı bozukluğu yaşadım. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Çünkü etrafta feci bir telaş vardı. Ve ben o telaşın, o kargaşanın arasında yerde yatıyordum. Herkes üstümden atlıyordu. Bir an ezileceğimi düşündüm. Ve ağzımdan çıkan ilk cümle “Ayağıma dokunmayın!” oldu.

Sizi vuranı gördünüz mü?

- Yerde yatarken kalabalığın arasında hayal meyal gördüm. Birçok insan küfür ederek saldırdı, herkes ona vuruyordu. Gücümü toplayıp “Vurmayın” diye bağırdım. Sonra ambulans geldi. İşte o an, yani beni kaldırdıklarında bacağıma mermi girdiğini ve içeride bir şeyler olduğunu, bacağımın kırıldığını anladım. Çünkü müthiş bir acı hissetim. Hastaneye giderken tek düşündüğüm şey ise, haberin aileme ulaşmamasıydı. Hemen annemi aradım. Konser salonunda bir kargaşa yaşandığını, gazetecilerin bu kargaşayı yanlış anladıklarını, benim vurulduğumu zannettiklerini, böyle bir şeyin olmadığını söyledim. Gece boyunca bütün ailemi aradım ve iyi olduğumu anlattım. Hastaneye gider gitmez de İstanbul’daki aile doktorum Kürşat Salgar’ın bilgisi ve denetimi altında hemen ameliyata alındım zaten.

Hareket etmeyen ayağıma sabaha kadar bakarak oynatmayı başardım

Ameliyattan çıktıktan sonraki durumunuz nasıldı?

- Ameliyattan çıktıktan sonra ayak bileğimi sağa-sola oynatamıyor, bacağımı hissetmiyordum. Doktoruma “Ayağımdaki sinirlere bir şey oldu mu, basabilecek miyim, yürüyebilecek miyim, topal mı kalacağım” diye peş peşe sorular sordum. Fakat kesin cevaplar alamadım. Uyluk kemiğimin kırıldığını biliyordum ama sinirlerimin sağlam olup olmadığı konusunda kimse bir şey söylemiyordu. Çünkü merminin yarattığı termal etkiden dolayı sinirlerde sinir küsmesi diye bir şey yaşanırmış. Bu bir küsme miydi, yoksa sinirler harap mı olmuştu, bunu zaman içerisinde öğrenebilecektik. İşte bu bekleme durumu sinirimi bozdu. O an tek düşündüğüm şey “Tek ayakla hayatımı nasıl geçindirebilirim?”di. Nasıl bir hayatın beni beklediğini bilmiyordum.

Sonra?

- Sonra kendimi topladım ve ameliyat olduğum günün gecesi, sabaha kadar ayağıma baktım. Hem de hiç gözümü kırpmadan. Sabah bir şey oldu ve ben bir anda ayak bileğimi “Tak” diye hareket ettirdim. O an ailemin ve benim yaşadığım heyecanı size anlatamam. Bu arada buradan Çeşme’de ilk ameliyatımı yapan Opr. Dr. Yavuz Kıranyaz’a çok teşekkür ederim. Çok başarılı bir ameliyat gerçekleştirmiş. Daha sonra uçakla İstanbul’a geldim. Ve burada da bir ameliyat geçirdim. Prof. Dr. Azmi Hamzaoğlu, riske girerek kırılan kemiğe donör koydu. Bir daha ameliyat yaşamamam için çok ciddi bir sanat eseri yarattı ayağın içinde.

Siz konuşurken aklıma bir şey geldi. Eğer konser çıkışı o hayranınız resim çektirmek için sizi durdurmasa, her şey çok farklı olabilirdi.

- Ben o fotoğrafı çektirmesem, şu an ölmüş olabilirdim. O kız beni durdurmasaydı, hızlı adımlarla asansöre doğru gidecektim. Bu kişi arkamdan gelecek ve beni arkadan vuracaktı. Şarjörü doluymuş, yani bütün şarjörü arkamdan boşaltacaktı. Adam çok sağlıklı değilmiş. Ya alkol ya da hap almış, tam bilmiyorum ama sağlıklı olmadığını söylediler. O yüzden arkamdan ateş etse, o kurşunların bacağıma gelmesi muhtemel bile değildi. O kız durdurdu her şeyi.

Peki Özcan Bey, vurulmanızla ilgili pek çok şey söylendi. Bütün iddiaları tek tek sormak istiyorum. İstek şarkıyı okumadığınız ve adamın kız arkadaşına baktığınız için bu olayın yaşandığı iddiaları var…

- Kötü niyetliler böyle olmasını arzu ettiler. 20 yıllık sahne deneyimi olan bir adamım ben. Sahnede nasıl davranmam gerektiğini, nasıl hitap etmem gerektiğini bilen biriyim. İstek şarkıyı söylememem diye bir şey söz konusu değil. Bu eylem, planlı ve programlı yapılmış. O kişi oraya beni izlemek için gelmemiş. Kim ya da kimler tarafından gönderilmiş, dava sonucunda ortaya çıkacak. Ve suçlu olan cezasını bulacak.

Sonra da biri, sizin 2003’te yurtdışındaki bir konsere çıkmadığınızı ve o konseri yapan organizatör tarafından vurdurulduğunuzu öne sürdü.

- İsviçre’deki konserimden bahsediyorsanız eğer, o konseri organize edenler bizi arayıp olayla hiçbir ilgilerinin olmadığını özellikle bildirdiler. Bazı konserlerden, ödeme ve organizasyon bozukluğu, ahlaki platformda yapılmaması gibi sebeplerle geri döndüğüm olmuştur. Çünkü oradaki sorumluluğu ben değil, beni oraya götüren menajerlerim taşıyor. Bana menajerlerim “Çık” derse çıkarım, “Çıkma” derse çıkmam. Sonuçta beni oraya çağıran kişiyle bire bir el sıkışan, parayı alan, sözü veren ben değil menajer ya da organizatörlerdir. Ama fatura ünlü olduğumuz için bizlere kesilir.

Kötü Kadınım Ama Beni Seviyorlar

Posted by admin on Temmuz 25th, 2008

Reyting rekorları kıran Yaprak Dökümü dizisinin kötü gelini Ferhunde’yi oynayan Deniz Çakır: “Kötü kadınım ama izleyici beni seviyor. Yolda görünce iltifat ediyor”

Deniz Çakır 25 yaşında… Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu olan Çakır’ı izleyici ilk olarak Hülya Avşar’la oynadığı Kadın İsterse dizisinde tanıdı. Kötü gelini canlandırdığı Yaprak Dökümü’yle şöhretini perçinleyen genç oyuncu son dönemin en başarılı isimlerinden biri olarak ön plana çıktı. Çakır, özel hayatı ve oyunculuğuyla ilgili soruları şöyle yanıtladı…

* Kötü gelin Ferhunde rolünüz için nasıl tepki alıyorsunuz?

Dizi ilk başladığı zamanlarda kötü davranırdı insanlar. Kızarlardı bana ama artık seviyorlar. Yolda gerçekten yaşlı teyzeler çevirip ‘Keşke senin gibi bir gelinim olsa’ diyorlar. Şaşırıyorum ve ‘Emin misiniz, iyi düşündünüz mü’ diyorum. ‘Sen ne düşünüyorsan, öyle davranıyorsun. En azından eğlencelisin’ diyorlar.

* Ferhunde karakteri nasıl etkiledi?

Her dönem Ferhunde’nin başka bir yönünü keşfettim. Deniz olarak Ferhunde’den çok dersler aldım.

* Oyunculukta kıstaslarınız var mı?

İlk yıllarda manken ve türkücüyle oynamam diyordum. Ama şimdi herkes oyunculuk yapabilir diye düşünüyorum.

* Oyunculuğunuzun yanı sıra güzelliğinizle de ön plana çıktınız. Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

İlk dizim ‘Kadın İsterse’de sürekli güzelliğimle ilgili sözler duyuyordum. Ama şimdi önce oyunculuğumu konuşuyorlar. Bu da beni çok mutlu ediyor.

* Kendinizi seksi buluyor musunuz?

Seksilik tavırlarla alakalıdır.. Karşımdakinin seksi olup olmadığını tavırlarından algılarım. Bence seksiyim.

Recep İvedik’te asla oynamam

* Sizi dizilerle tanıdık, sinemada görebilecek miyiz?

Yakın zamanda bir proje var. İlk filmim olacaksa popüler kültürün geçici işlerinden birinde rol almak istemiyorum. Çünkü oyunculuğu beni heyecanlandırırsa yaparım. Mesela Recep İvedik gibi bir yapımda rol almayı yakıştırmam kendime… Sanatsal ve uluslararası festivallerde yarışacak bir projede olmak istiyorum.

İkinci Çocuk İçin İki Yıl Beklemem Gerek

Posted by admin on Temmuz 25th, 2008

15 aylık olan ‘Atlas’ın doğumundan sonra eşi Mustafa Erdoğan ile birbirlerine daha çok bağlandıklarını söyleyen Gülben Ergen: “İkinci çocuğu istiyoruz”

Atlas bbeğin doğumunun ardından bir süre dinlenen; sonra da albümü, masal kitabı ve programıyla hızlı bir dönüş yapan Gülben Ergen, doğumu, doğum sonrası yaşadıklarını ve planlarını ‘Bebeğim ve Biz’ dergisine anlattı.

* Doğum sonrası Atlas biraz büyüyünce hızla iş yaşamına geri döndünüz. Teklif gelene kadar masal kitabı yazmayı hiç düşünmüş müydünüz?
Bugüne kadar çok kitap yazma teklifi aldım ama bunlar hamilelik, zayıflama, emzirme gibi konular üzerineydi. Benzerleri olduğu için bu teklifler bana çok çekici gelmedi. Bu nedenle, kabul etmedim. Ama masal kitabı durumu biraz farklıydı. Çocukluğu 80′li yıllarda geçen bugünün anne ve babaları Adile Naşit, Barış Manço gibi değerlerle büyüme şansına sahiptiler. İstedim ki, ben de bugünün çocuklarına onlardan öğrendiklerimi aktarabileyim. Yazarlık geliri Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na bağışlanacak, bu açıdan manen de bir sosyal sorumluluk taşıdığına inanıyorum.

* Hamilelikte aşerdiniz mi?
Hiç yaşamadım bu aşerme durumunu diyebilirim. Hatta acaba bu gerçek bir duygu mudur, adı çıkmış ufak bir naz operasyonu mudur, diye de düşündüm. Ama en çok meyve ve domates yedim.

ATLAS BİZİ DAHA DA BAĞLADI

* Doğum sonrası eski formunuza nasıl kavuştunuz?
11 ay emziren bir anne olarak sıkı diyetler yapamadım. En önemlisi, aldığım kiloları sevdim, kızmadım. 9 ayda alınan kiloyu 12 ayda vermeyi planladım. Hiç acele etmedim. Yoga yaptım.

* Nasıl bir doğum yöntemi belirlediniz?
Annem 35 yıl önce ne yaşadıysa ben de onu yaşamayı seçtim, ama elbette daha gelişmiş şartlar altında… Normal doğumu seçtiğim ve yaşamıma muhteşem anılar kazıyabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Çok duygusuz bulduğum sezaryen, işin kolayına ve lüksüne kaçmaktı.

* Atlas şu an ne kadar oldu? Ve onunla neler yapıyorsunuz?
Oğlum 15 aylık oldu. Her anne kadar mutlu ve hassasım. Gelişimini büyük bir merak ve heyecanla takip ediyorum. Sonsuz sevgimi paylaşıyorum onunla.

* Bebek sahibi olmak evliliğinizi nasıl etkiledi?
Daha da bağlandık. Her şey daha da kutsal oldu. Yarınlara dair hayallerimiz çoğaldı, birbirimize bağlılığımız fazlasıyla anlam kazandı. Sanki anne-baba olduktan sonra tam anlamıyla aile olduk.

* İkinci çocuğu istiyor musunuz?
Mutlaka düşünüyoruz. Bir zamanlama oturtmadık kafamızda, ama tıbben en az 2 yıl olmalı bunu biliyoruz. Bakalım…

Onno Tunç vefat etmeseydi şu an Sezen Aksu’nun konumundaydım

Posted by admin on Temmuz 25th, 2008

Amerika’dan dönen ve ikinci albümü “Hislerimin Talebesiyim”i çıkaran Sevda Karababa’dan çarpıcı açıklamalar.

Onno Tunç vefat etmeseydi şu an Sezen Aksu’nun konumundaydım

Amerika’dan dönen ve ikinci albümü “Hislerimin Talebesiyim”i çıkaran Sevda Karababa’dan çarpıcı açıklamalar.

Amerika’dan dönen ve ikinci albümü “Hislerimin Talebesiyim”i çıkaran Sevda Karababa, “Şarkıcı erkekler bana hiç seksi gelmiyor. Şarkıcılık, erkeğe uygun bir meslek gibi gelmiyor bana. Erkeğin bir duruşu, karizması vardır. Ama sahneye çıkan, eline mikrofonu alan bütün erkekler, bir süre sonra feminenleşiyor. Abuk subuk dans ediyor, bakışı, duruşu, saçını atış şekli bile değişiyor. Parlak ceketler, taşlı pantolonlar giyiyorlar” diyor.

Ben sizi çok eskiden tanıyorum ama genç kuşak tanımıyor. Sizi onlara tanıtarak başlayalım…

- İ.Ü. Batı Müziği ve İTÜ Türk Müziği konservatuvarlarını eş zamanlı olarak bitirdim. Birinde kabak kemani ve viyola eğitimi, diğerinde de flüt ve gitar eğitim aldım. Nilüfer’in vokalistliğine başlamadan önce rahmetli Onno Tunç ile tanıştım. Zaten beni Nilüfer’le tanıştıran da kendisiydi. Ondan sonra bana albüm yapacaktı ama kısmet olmadı.

Nasıl tanıştınız Onno Tunç’la?

- Onno’nun kızı Ayda arkadaşımdı. Bir gün gazetede Onno’nun röportajını okudum ve çok etkilendim. Ayda’ya babasıyla tanışmak istediğimi söyledim. Tek bir hayalim vardı, Onno’nun sesimi beğenmesi… O sesimi beğenirse, bar

şarkıcılığından bir üst seviyeye transfer olabilir, albüm yapabilirdim. Kendisiyle buluştuk, beni dinledi ve sesimi çok beğendi. Ondan sonra da çok sık bir araya geldik. Benim müzikal geleceğimle ilgili kariyer planlaması yapıyordu. Fakat bunun için beş-altı ay gibi bir zamana ihtiyaç olduğunu söylemişti. O sırada boş durmamı istemediği için de beni Nilüfer’le tanıştırdı. Nilüfer’e vokalistlik yapmaya başladım.

Bu arada sizi neden Sezen Aksu’yla tanıştırmadı acaba?

- Çünkü o oralar ikisinin arası açıktı. Onno, Nilüfer’le yakındı ve Sezen Hanım bu yakınlığa çok sinir oluyordu. O dönem zaten Onno, Ajda Pekkan’ın albümünü yapıyordu. Yani Sezen Aksu ile hiçbir şekilde bağlantısı yoktu. Küs oldukları bir dönemdi. Bu, bana da yarayacaktı ama dediğim gibi kısmet değilmiş…

Onno Bey’in Sezen Aksu ile arasının açık olması neden size yarasın ki?

- Çünkü Onno hem Sezen Hanım’a hem de Sezen Hanım’ın müziğine çok vakit ayırıyordu. Hayatında Sezen Aksu yokken yeni bir prodüksiyonla çok rahat ilgilenebilirdi, olmadı. O talihsiz uçak kazası yaşandı. Ben beş-altı aylığına Nilüfer’e vokalist olarak gitmişken, yedi yıl yanında kaldım. Her işte bir hayır vardır. Ama Onno yaşasaydı müzikal hayatım çok daha iyi olurdu. Çünkü o Türkiye’nin en önemli müzisyeniydi. Şu an bile onun yerine geçebilecek birisi yok müzik camiasında. Demek ki, benim de çile çekerek yukarı çıkmam gerekiyormuş.

Çok mu çile çektiniz, ne oldu?

- Çile çekmek derken her şey daha zor ilerliyor şimdi… 15 yıl önce ben Onno Tunç’un kanatları altında bu piyasaya çıksaydım, onun desteğiyle yürüyebilseydim, şu an inanın Sezen Aksu nasıl bir konumdaysa ben de öyle bir konumda olabilirdim.

Pardon anlamadım, nasıl yani?

- Evet, olabilirdim… Eğer Onno Tunç yaşasaydı, müzik piyasasında dengeler çok değişirdi. Bende bir şey görmeseydi, bana “Seninle çalışmak istiyorum, sana albüm yapacağım” demezdi. Ki o güne kadar kendisi hiç genç bir şarkıcıyla çalışmamıştı. Sonuçta yoluma Nilüfer’le devam ettim. Çok güzel bir dönemdi ama benim için onun yedi yıl vokalistliğini yapmam, kayıp bir yedi yıldır.

Neden kayıp?

- Albüm yapmam çok zor oldu. Göz önündeki şarkıcıların hepsine bakın, egosunu yenip, kendisine rakip olacak birisine asla destek olmazlar. Nilüfer ve onun konumundakilerin egolarını yenmeleri olanaksız. Ne olursa olsun, /_np/1307/5891307.jpgbilinçaltında bir şey var ve seni sürekli bekletiyorlar.

Siz de beklemeseydiniz…

- Çok gençtim. Tek başıma hareket etmekten korktum. Bir de o dönemler ünlü bir şarkıcının vokalisti olmak etiketti. Belki de o etiketi kaybetme korkusu yaşadım… Keşke bu korkuyu yaşamasaydım da “Ben gidiyorum” diyebilseydim. Çünkü bestelerim vardı, şarkı sözü yazabiliyordum. Basiretim bağlandı, ne diyelim.

Nilüfer’in prodüktörlüğünde ilk albümünüz “Sevdalım”ı 2000’li yıllarda piyasaya çıkardınız. Anlaşılan o ki, elde ettiğiniz başarı memnun etmemiş sizi…

- O ilk albümde bir acemilik yaşadık. Ne benim ne de albümün doğru düzgün bir reklamı, tanıtımı yapıldı. Nilüfer de, “Ben Nilüfer’im. Benim yaptığım iş mutlaka ilgi görür” düşüncesiyle çok yanımda olmadı. n Peki sonra ne yaptınız…

- Reklam cıngıllarından, bar çalışmalarından, dalış eğitmenliğinden kazandığım paralarla tası tarağı toplayıp Amerika’ya gittim. Amacım vardı, yabancı dil öğrenmek, tekrar müzik eğitimi almak ve ülkemde yapılan işlere dışarıdan bakmak istedim. Miami’de “Miami Ad School”a girdim. Bir süre sonra da evlendim.

DEMET AKALIN ŞARKICI DEĞİL

Bir Türk’le mi?

- Hayır, Amerikalı’yla. 2 buçuk-3 yıl evli kaldım. Sonra olmadı zaten…

Neden olmadı?

- O işleri nedeniyle İngiltere’de yaşamak zorunda kaldı. Çok az görüşmeye başladık ve boşanmaya karar verdik. Sonra yalnız yaşamaktan çok sıkılıp Türkiye’ye döndüm. Belki beş yılda müzik piyasasında bir şeyler değişmiştir diye umutla gelmiştim ama hayal kırıklıkları yaşadım. Beş yıl önceki gibi hálá firma sahipleri, olmadık insanlara “bey, hanım” diye hitap ediyordu. Bunları görünce içimden albüm yapmak hiç gelmedi.

Kimlere beyefendi ya da hanımefendi denmesi rahatsız etti sizi?

- Mesela Tuğba Ekinci. Herkes, “Tuğba Hanım, Tuğba Hanım” diye peşinde. Oysa elle tutulacak hiçbir yanı yok!

Peki… 15-16 yıllık kariyerinizde ikinci albümünüz “Hislerimin Talebesiyim”i piyasaya çıkardınız…

- Evet. Nihayet ikinci albümüm piyasaya çıktı. Umarım hayatımda bundan sonra güzel şeyler olur.

15 yılda ya da ilk albümünüzden bu yana çok isim çıktı, sizi sollayıp geçti. Bu durum zaman zaman canınızı acıtıyordur herhalde…

- Yok. Ben burada kalsaydım çok popüler olur, çok paralar kazanırdım. Mutlu olur muydum, sanmıyorum. Çünkü o zamanlar piyasanın şartları beni mutlu etmiyordu. Ben o şartlarda yorulmak, yoğrulmak istemedim. Piyasaya çıkan isimlerden Gülşen’i tanımam mesela. Ama öyle çok çok iyi bir ses olduğunu düşünmüyorum. Hande Yener, iyi bir şarkıcı. Ama bu yaptığı müzik türüyle şarkıcılığının çok az bölümünü kullanıyor. Eskiden yaptığı daha zordu. Şimdi dümdüz şarkı okuyor. Kafa sesiyle söylüyor, yorumsuz okuyor. Bu durum onu vasatlaştırdı. Klipleri kötü taklit. Yani Bollywood filmleri gibi. Bir de para kazanmayı bırakıp, deneysel bir şeylere girişmesini takdir ediyorum. Demet

Akalın’a gelirsek, o çok iyi bir kız. Fakat iyi bir şarkıcı değil. Ayrıca biraz susmasını öğrenmeli. Mesela diyor ki, “Ben şan dersi almayacağım. Sesimin özelliği bozulur.” İnsanın bunu söylemesi için cahil olması, kendini şarkıcı zannedip, sesini iyi sanması için bayağı bilgisiz olması gerek. Evet şarkıları çok tuttu, iyi şarkılar seçti ama iyi bir ses değil. Kalktı, “Türk yönetmenler kısır” dedi. Sen ne istediğini biliyor musun peki? Sen niye onları yönlendirmiyorsun, niye dünyayı takip etmiyorsun? Etsen, o klibin benzer olduğunu anlardın. Ne istediğini bilmiyor. O yüzden de kliplerinde Banu Alkan gibi gözüküyor. Bu yönetmenle ilgili bir şey değil.

Son sözünüz…

- Müzikal anlamda bu albümle yırtar mıyım bilmiyorum ama ben iyi şeyler olacağına inanıyorum. Ben Türkiye’de son 12 yıl içerisinde gelmiş geçmiş en iyi seslerden biriyim. Sezen Aksu, Ajda Pekkan ve Nilüfer’e solist olarak rakip olabilecek tek kişiyim. Bunu sakın ukalalık olarak algılamayın, ben müzikal kariyerime, eğitimime çok güveniyorum. Ben oturup bir albümün her aşamasıyla ilgilenebilirim. Beste yapıyorum, söz yazıyorum, teknikten anlıyorum… Bu ikinci albümümü alıp bir dinleyin, asla hata bulamazsınız. Sanki 40 yıllık şarkıcıymışım gibi sıfır hata ile yaptım bu albümü. Şu bir gerçek ki, iyi şarkıcılıkla albümün tutması çok başka bir şey. Demet Akalın’ın albümleri çok satıyor ama iyi bir şarkıcı değil. n Siz de birkaç yıl önce Abdullah Gencal’la birlikte tangalı, üstsüz güneşlenirken yakalandınız…

- Ben o dönem beş günlük tatil için Türkiye’ye gelmiştim. Apo da benim çok eski arkadaşımdır. Bodrum’a geldiğimi duymuş, beni bulunduğu yere davet etti. Kırmadım, gittim. Miami’de nasıl rahatsam, orada da rahat hareket etmeye devam ettim. Ama bir anda paparazziler etrafımızı sardı. Şimdi o gazeteciler beni tanımaz. Çünkü meşhur değilim. Mutlaka onları oraya biri çağırdı. Zaten Abdullah daha sonra “Sevda ile Bodrum’a beraber geldik” deyince beynimde şimşekler çaktı ama iş işten geçmişti. Kendisi şu an arkadaşım değildir zaten…

Şarkıcılık erkeği feminen yapıyor

“Bir sevgilim yok. Olamıyor. Neden olamıyor? Bir erkeğin benim zekamla baş etmesi gerekiyor. Ama edemiyorlar. Bu anlamda onları çok zeki bulamıyorum. Benim çevremde hep müzisyen ya da şarkıcılar var. Şarkıcı erkekleri de çekici bulmuyorum. Bana hiç seksi gelmiyorlar. Bir şarkıcıdan hoşlandığımı anladığım an, hemen kafamı çevirir giderim. O kadar tepkiliyim yani bu duruma. Bu iş yani şarkıcılık, erkeğe uygun bir meslek gibi gelmiyor bana. Erkeğin bir duruşu, karizması vardır. Ama sahneye çıkan, eline mikrofonu alan bütün erkekler, bir süre sonra feminenleşiyor. Abuk subuk dans ediyor, bakışı, duruşu, saçını atış şekli bile değişiyor. Parlak ceketler, taşlı pantolonlar giyiyorlar. Şimdi birçok kişi karşı çıkacak ama, bu anlamda şarkıcılık kadına yakışıyor, erkeğe değil. Erkeklere yakışan tek şey dans. Dans derken folklordan söz ediyorum. Folklor oynayan bir erkek çok daha karizmatik. Anadolu Ateşi’ndeki dansçılara bakın, süperler… Hele o Karadeniz bölümündeki performanslarıyla müthiş erkeksiler.”

Kıskanılan vücutların mimarları

Posted by admin on Temmuz 25th, 2008

Akıllarımızda kusursuz vücudu ve upuzun bacaklarıyla yer eden Eda Taşpınar, bunu haftanın beş günü yaptığı spora borçlu.

Kıskanılan vücutların mimarları

Akıllarımızda kusursuz vücudu ve upuzun bacaklarıyla yer eden Eda Taşpınar, bunu haftanın beş günü yaptığı spora borçlu.

Elle dergisine konuşan Taşpınar, disiplinden taviz vermediği için Hitler adını taktığı pilates eğitmeni Ajda Sabuncu sayesinde form tuttuğunu söyledi.

Eda Taşpınar, Ebru Şallı ve Zeynep Erol… Kusursuz vücutlarına gıpta ediyoruz, nasıl böyle zayıf ama sağlıklı göründüklerine şaşırıyoruz. Elle dergisine konuşan Taşpınar, Şallı ve Erol’un sırrı, yıllardır düzenli olarak yaptıkları yoga ve pilates. Bu egzersizler, onlar için spordan çok bir yaşam tarzına dönüşmüş.

DİDEM UZEL&EBRU ŞALLI

Didem Uzel ve ’hocası’ Ebru Şallı’yla Şallı’nın Etiler’deki dairesinde buluştuk. Üst kattaki bir odayı küçük bir pilates /_np/7126/5897126.jpgstüdyosuna çevirdiğini söyleyen Şallı için çekimde kullanılacak gereçleri temin etmek hiç de zor olmadı bu yüzden. Didem’le haftanın belirli günlerinde bir araya gelip pilates çalışıyorlar. Uzel, egzersizlerin vücudunda inanılmaz değişimlere yol açtığını anlatıyor: “Özellikle dik durmayı öğretiyor pilates.” Ebru Şallı ise artık pilatesin Türkiye’deki uzman isimlerinden biri. İlk kez beş yıl önce hamileliği sırasında başlamış bu spora. Çok sevdiği için de uzmanlaşmaya karar vermiş ve geçtiğimiz yaz yurtdışında dünyanın en iyi pilates okullarından biri olan Stott Pilates Studio’da eğitim almış: “Anatomiyle ilgili derslerin de olduğu, günde 8 saatlik egzersiz eğitiminden geçtik. Birkaç hafta önce de yine aynı merkezin uzmanlık sertifikasını aldım. Birkaç eğitim daha almayı düşünüyorum.” Şallı, yakın gelecekte severek yaptığı bu sporu meslek olarak sürdürmeyi planlıyor. Bununla ilgili olarak şu anda birçok yerden teklifler aldığını söylüyor: “Haftanın belirli günleri yakın arkadaşlarımla çalışıyorum. Didem Uzel dışında ayrıca Pınar Altuğ ve Demet Şener de benimle birlikte çalışmak istiyor.” Ebru Şallı, 10’uncu pilates seansının sonunda kişinin vücudundaki belirgin değişiklikleri görebileceğini belirtiyor: “Kişi 20’nci seansta ciddi bir değişim hissediyor, 30 seans sonunda ise artık bambaşka bir vücuda sahip oluyor.”

ZEYNEP EROL&HİLAL KORAY

/_np/7127/5897127.jpgKemer Country’deki evinin bahçesinde görüntülediğimiz Zeynep Erol’un tam 14 senelik bale geçmişi bulunuyor. Baleyi bıraktıktan sonra düzenli olarak pilates ve yogayı beraber götürmeye başlamış: “İkisine de halen düzenli olarak devam ediyorum. Fakat yoga felsefi anlamda boyutu yüksek olduğu, ruh-beden ve beyin üçlüsünü oluşturduğu için kendimi dengelememde bana çok iyi geliyor. O yüzden de son dönemlerde özellikle yogaya ağırlık veriyorum.” Erol, güne her sabah yarım saat kendi başına yoga ve nefes meditasyonu yaparak başlıyor. Kendisi de eski bir balerin olan ve geçmişte televizyonlarda yaptığı aerobik programlarından tanıdığımız yoga hocası Hilal Koray ile yaklaşık 8 yıldır haftada iki kez birlikte çalışıyorlar. Zeynep Erol, ruhsal dalgalanmaları olan bir karaktere sahip olduğundan zaman zaman depresyona ve üzüntülere yakın olabildiğini ama çok da çabuk mutlu hissedebildiğini belirtiyor: “Bu da insanda büyük bir dengesizlik yaratıyor. Sanatsal ifadem içinse oldukça faydalı. Çünkü ruh halimi yaptığım işe çok güzel yansıtabiliyorum.” Hilal Koray’a göre de bütün mesele merkezde kalmak: “Her olayın sonucunu aynı seviyede görebilmek… İşte, bunu da ancak yogayla sağlamak mümkün. Zeynep de ruh dengesini yoganın gücüyle sağlıyor.”

EDA TAŞPINAR&AJDA SABUNCU

Akıllarımızda kusursuz vücudu ve upuzun bacaklarıyla yer eden Eda Taşpınar, bunu haftanın beş günü yaptığı spora /_np/7128/5897128.jpgborçlu. İki sene önce Maçakızı’nda kaldığı bir sırada orada ders veren sertifikalı pilates eğitmeni Ajda Sabuncu’yla tanışmış. Bunun üzerine sabahları yüzmek yerine pilates derslerine katılmaya başlamış. “İstanbul’a gelince de Ajda’nın Bebek’teki pilates stüdyosuna devam ettim” diyor Eda Taşpınar. Hem haftada üç kez pilates yapıyor hem de haftada iki kez gym’e gittiğini söylüyor. Vücudunda inanılmaz bir sıkılaşma olduğunu anlatıyor. Ona göre aletli pilates, zayıflamaktan ziyade vücudun şeklini değiştirip sıkılaştırıyor. Dört yıl önce New York’tan ayrılarak İstanbul’a yerleşen pilates eğitmeni Ajda Sabuncu, pilates hocalığının üç-beş aylık eğitimlerle geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir iş olduğunu söylüyor. Tecrübeli olmasına karşın belli dönemlerde New York’ta özel pilates eğitimlerine katıldığını anlatıyor.

Güzelim ama şansım yok

Posted by admin on Temmuz 25th, 2008

Sinem Sülün, yarışmaya iyi hazırlandığı, güzellik kadar zekanın da önemli olduğunu söyledi.

Güzelim ama şansım yok

Sinem Sülün, yarışmaya iyi hazırlandığı, güzellik kadar zekanın da önemli olduğunu söyledi.

Vietnam’da 14 Temmuz’da düzenlenecek Miss Universe’te ülkemizi temsil edecek olan Sinem Sülün, yarışmaya iyi hazırlandığı, bu tür organizasyonlarda güzellik kadar zekanın da önemli olduğunu söyledi. Medyanın en çok ilgi gösterdiği kızlar arasında yer alan Sülün, “Ülkemi en iyi şekilde temsil edeceğimden kimsenin kuşkusu olmasın” diyor.

Vietnam’da 14 Temmuz’da düzenlenecek Miss Universe öncesi hazırlıklar tüm hızıyla sürüyor. 80 ülkenin temsilci güzelleri geçtiğimiz hafta Vietnam’ın Hanoi kentinde düzenlenen yemekte basına tanıtıldı. Yarışmada Türkiye’yi 2007 Türkiye ikinci güzeli Sinem Sülün temsil ediyor. Yarışmaya katılan kızlar önceki gün de tekne turuna çıktı. Vietnam’ın

doğal güzellikleriyle ünlü sahillerinde basının karşısına çıkan güzeller, bol bol fotoğraf çektirdi. Medyanın ilgi gösterdiği kızlardan biri de Türkiye adına yarışan Sinem Sülün’dü. Telefonla ulaştığımız Sülün sorularımızı yanıtladı:

- Yarışmaya katılmanızı kim istedi? Nasıl başvurdunuz?

Samsunluyuz ama 5 yaşından beri İzmir’de yaşadım. Babam askerdir. Annem Karadenizli. 2005 yılında Uğurkan Erez’in koreografisini yaptığı bir yarışmada birinci oldum. Annem “Ben kızlarımı manken yapacağım” derdi eskiden beri. Aklımda yoktu o zamanlarda. Lise ikinci sınıftaydım bu yarışmaya girdiğimde. Sonra babam gazetede yarışmanın ilanını gördü ve “Katılacak mısın kızım” dedi. Ben de “Olur” dedim ve katılıp birinci oldum. 2006 yılında Miss Turkey’e katıldığımda yaşım tutmadı. 2007 yılında tekrar girdim. İkinci seçildim ve Miss Universe’tedeyim şimdi de.

- Derece almayı umuyor musun?

İyi hazırlandım ama bilemiyorum, şans. Aslında çok istiyorum ama kendi çapımda Sinem Sülün olarak hazırlandım projeye. Dünyadaki ülkeler çocuk yaştan itibaren kızlarını hazırlıyorlar bu yarışmalara. Aklınıza gelebilecek her yönde hazırlıyorlar. Bu yarışmalar çok büyük projeler ülkeler için. Turizm, dışişleri ve hükümet de dahil destek oluyorlar.

- Bu yarışmalara hazırlarken Türkiye’deki eksiklikler nedir sizce?

Çok eksiklikler var. Herkes konuşuyor sadece. Ben de açık sözlüyüm, söylemem gerek ve herkes konuşuyor çünkü söz bedava. Türkiye’de bu böyle. Diğer ülkelerde 11 yaşından sonra seçiliyorlar ve eğitiminden lady gibi yetişmesine kadar her şeyi donanımlı olarak sağlanıyor. Mesela kamp yaşamı anlatılıyor ve öğretiliyor çünkü çok önemli o kamp zamanı. Hediye seçimleri çok önemli çünkü sizin kimliğinizi yansıtıyor ülke olarak hepsi. Birçok ülke var yarışan ve /_np/1101/5901101.jpgburada nasıl dikkat çekebilirsiniz, bunu bilmeniz gerekiyor. Çok muhteşem olmanız, çok iyi konuşmanız gerekiyor. Bir şekilde iletişiminizin, vücut dilinizin ya da meziyetlerinizin çok iyi olması gerekiyor. Sempatik olmanız da gerekli.

- Dönüşteki hedefleriniz neler?

İzmir’de yaşıyoruz, üniversiteye ciddi bir şekilde hazırlanıp ailemle birlikte İstanbul’a yerleşmek istiyorum. İlk tacımı aldığım için modellik yapmak istiyorum, içimde kalmasını istemem. Tekstil çok iyi durumda değil ama işimi yapmak istiyorum. Oyunculuk yapmayı düşünüyorum ama ilk önceliğim okul.

- Kimleri örnek alıyorsunuz?

Disiplini ve iş temposu nedeniyle Tuğba Özay’ı çok seviyorum. Şu işe gitmem, bu işi yapmam demiyor gördüğüm kadarıyla ve çoğu işimde Tuğba Hanım vardı. İş olarak onu beğeniyorum ama bir zamanlar modellik yapmış ve şu anda ailesiyle çok mutlu ve oyunculuk yapan Arzum Onan’ı da örnek alıyorum aynı zamanda. O şekilde ilerlerim ben de sanırım.

- Erkek arkadaşınız var mı?

Yok, güzel bir kızım ama aşkta şansım yok (gülüyor). Aslında şu anda sadece düşündüğüm iş kariyerim, ayrıca seçiciyim bu konularda da. Seçilmem seçerim.


Directory
Copyright © 2007 Tv Haberleri. All rights reserved.
sitemap sitemap.txt sitemap.html tv haberleri haberler
Bu sitede yer alan yazıların tümü, bilgi edinmek isteyen ziyaretçiler için hazırlanmıştır.İçeriği başkaları tarafından doğru ve geçerli bulunmayabilir. Sitede yer alan yazı ve resimlerin kopyalanması, her türlü kullanımı ve bilgilerin uygulanması sonucu doğan hukuki, ahlaki, mesleki ve yaşamsal sorunlar sadece bu eylemi gerçekleştiren kişilerin sorumluluğundadır. Bunlardan dolayı ortaya çıkabilecek hiç bir sorundan site ve yazarları sorumlu kılınamaz. Şikayet adresi ile iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde tvhaberleri.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacaktır.İletişim kasvax@gmail.com