Hamile miyim?

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

“Acaba hamile miyim??” ; “Acaba eşim/arkadaşım hamile mi?”. Bu soruyu kendinize ne zaman sorarsanız sorun aklınızda bulunsun: cevap almak kolay, ancak bu cevabı almak için harekete geçilmeli.

Eğer çocuk istiyorsanız, doktorunuza başvurmalı ve sağlıklı bir gebeliğin teşhisi sonrası onun önerilerine göre yaşam stilinizi tekrar gözden geçirmelisiniz.

Plansız bir gebelik ihtimali varsa cevabın erken alınması daha da önemli…

Her zamanki gibi yine hatırlatmak gerek. Eğer gebelik düşünmüyorsanız mutlaka doktor önerisiyle bir aile planlaması yöntemi uygulamalısınız.

Sorunun cevabını nasıl alacaksınız?

Bazı belirti ve bulgular size bu sorunun cevabının “evet” olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösterir. Bunlar:

* Beklenen adetin başlamaması
* Görülen adetin niteliklerinin normalden farklı olması (miktarın, adet görme zamanının, beraberinde oluşan belirtilerin, öncesinde oluşan belirtilerin farklı olması)
* Memelerde dolgunluk, hassasiyet, meme ucunda koyulaşma, meme başında karıncalanma hissi
* Karnın alt kısmında dolgunluk, şişkinlik ve bazen hassasiyet
* Bulantı ve bazen kusma
* Yorgunluk, uykuya eğilim, başdönmesi
* Sık idrara çıkma
* Vajina salgılarının artması

Bu belirtiler muhtemel bir gebeliğin habercisidir. Kesin bir gebelik varlığını göstermezler, zira başka durumlara bağlı da ortaya çıkabilirler. Kesin tanı için gebelik testi yapılmalı ve ultrasonda gebelik gözlenmelidir.

Kesin cevabı nasıl alacaksınız?

Gebelik Testleri

Gebelik uterusta (dış gebelik durumunda tüplerde ya da karın boşluğu gibi bir yerde) yerleştiği andan itibaren trofoblast hücreleri tarafından HCG (Human chorionic gonadotropin) adı verilen bir hormon salgılanmaya başlanır. Normalde kanda ve idrarda eser miktarda bulunan bu hormonun arttığının çeşitli testlerle gösterilmesi (HCG salgılayan tümörlerin olduğu çok ender durumlar hariç) vücutta bir gebelik olduğunun kesin kanıtıdır.

Kandaki ve idrardaki HCG seviyesinin bu hormona yapısal olarak çok benzeyen luteinizan hormon (LH) adlı yumurtlamadan sorumlu hormon ile karışmasını önlemek için HCG hormonunun beta fraksiyonu yani ß-HCG ölçümü yapılır.

İdrar testleri: Kanda ß-HCG belli bir eşik seviyesine ulaştığında idrara çıkmaya başlar ve gebeliğin ilerlemesiyle idrardaki seviye artar. İdrarla yapılan gebelik testlerinin esası bu ß-HCG”nin varlığının ya da yokluğunun saptanmasına dayanır. Çeşitli testlerin hassasiyeti arasındaki farklılıklar idrardaki seviyeyi tanıyıp tanıyamamalarına bağlıdır.

Eczanelerde ya da evlerde hazır test kitleri yardımıyla uygulanan idrarda gebelik testlerinin güvenilirliği üretici firma tarafından her ne kadar %99 olarak belirtilse de yapılan çalışmalar özellikle adet gecikmesinin 10 günden daha az olduğu durumlarda hata oranının %50″lerde olabileceğini göstermektedir (”Hata” genellikle testin hassasiyetinin düşük olması nedeniyle varolan bir gebeliği saptayamaması şeklinde olmaktadır. Ancak tam tersi de mümkündür).

Laboratuarda uygulanan idrarda gebelik testleri ise adet gecikmesinin beşinci gününden itibaren güvenilir sonuç verebilmektedir. Bu testler daha düşük hormon seviyelerini tanıyabilen ve bu yüzden de hazır test kitlerine göre daha hassas olan testlerdir.

Kan testi (beta HCG): İdrar testleri ß-HCG”nin varlığını ya da yokluğunu saptayabilirken kan testleri ß-HCG”nin kandaki seviyesini saptarlar. Böylece hormon salgısının başladığı en erken dönemlerde, henüz adet gecikmesi bile olmadan kanda ß-HCG seviyesi saptanarak gebeliğin tanısı konabilir, ya da gebelik oluşmadığı yönünde kesin karar verilebilir.

Ultrasonla Gebelik Tanısı

Adet gecikmesi bir haftayı geçtiğinde gebelik testi yapılmaksızın vajinal ultrasonla gebelik tanısı konabilir. Abdominal (karından bakılan) ultrasonla ise adet gecikmesi en az 10 gün olmalıdır.

30 YAŞINDAN SONRA GEBELİK

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Genel Bilgiler

Bir çok kadın, 30′lu, 40′lı yaşlarındaki gebeliklerinden sağlıklı bebekler dünyaya getirirler. Yapılan çalışmalar, yaşın artması ile gebelikte karşılaşılan risklerin de arttığını göstermektedir. Gelişen tıp, 30′lu, 40′lı yaşlarındaki gebe kalan kadınlara, eskiden olduğundan daha güvenli bir gebelik sağlamaktadır.

Kadınlarda, 30′lu yaşlardan sonra üretkenlik gücünde bir azalma görülmeye başlanır. 35 yaş civarındaki veya daha yaşlı bir kadının gebe kalması, genç bir kadının gebe kalmasından daha zordur. Bu üretkenlik gücündeki azalmanın nedeninin, kadının yumurtlama sıklığındaki değişikliklerden kaynaklandığı veya endometriosis denilen, rahim (uterus) iç duvarını örten hücrelerin benzerlerinin, yumurta kanallarında da bulunmasından ve bunun döllenmeyi engellediği düşünülmektedir. Eğer 35 yaş üzerinde bir kadın gebe kalmaya karar verir ve 6 ay da gebe kalamaz ise, bir Kadın-Doğum uzmanına başvurmalıdır.Her ne kadar üretkenlikte bir azalmadan söz edilse de, 35 yaşlarından sonraki gebeliklerde ikiz veya çoğul gebelikler daha olasıdır.Her kadının, gebe kalmaya karar verdiğinde, bir Kadın- Doğum uzmanına danışması ve üreme organları açısından muayeneden geçmesi tavsiye edilmektedir. Bu gebelik öncesi kontrollerin, aileye gebelik için en uygun koşulları hazırlayacağı düşünülmektedir. Özellikle süregelen bazı sağlık problemleri, örneğin diabet (şeker hastalığı), hipertansiyon (yüksek tansiyon) olan kadınlarda bu gebelik öncesi kontroller çok önemlidir. Bu tip hastalıklarda, özellikle 30-40 yaş arasında, daha sık görülmektedir ve anne ile bebek sağlığını ciddi olarak tehlikeye sokabilmektedir. Bu tip hastalarda uygulanacak yakın tıbbi takip ve kontroller ile risk düşürülmekte, ve bir çok hastada da sağlıklı doğum mümkün olmaktadır. Gerek yüksek tansiyon gerekse de şeker hastalığı, ilk kez gebelik sırasında da ortaya çıkabilir ve bu olasılık 30′lu yaşlardan sonra daha sık görülmektedir. 20′li yaşlardaki olasılık 30′lu yaşlarda 2 katına, 40′lı yaşlar da ise 3 katına çıkmaktadır. Bu bilgiler, ileriki yaşlarda gebe kalan ve kalacak olan kadınların devamlı doktor kontrolunda olmalarını gerektirir. Erken tanı yöntemleri ile bu hastalıklar, gebeye bir zarar vermeden teşhis edilebilir ve tedavi edilmeye çalışılır.

Doğumsal Anormallikler

İnsana ait genetik bilgilerin taşındığı kromozomlar, anneden ve babadan gelen, kromozom yarımlarının birleşmesi ile oluşur. Kromozomlara ait oluşacak anormallikler, bazı hastalıklara neden olurlar veya düşüklere neden olurlar. Her yaşta bu kromozom anormallikleri olabilirse de yaş ilerledikçe görülme sıklığı artar. Bu hastalıklardan en sık rastlananı DOWN sendromudur. Bazı fiziksel ve zeka anormallikleri ile kendini gösterir. Bir kromozom fazlalığı vardır. 25 yaşında 1/1250 oranında görülürken, 30 yaşında 1/952, 35 yaşında 1/378, 40 yaşında 1/106, 45 yaşında ise her 30 doğumda bir görülür. Bu tür anormallikler bazı test yöntemleri ile saptanabilmektedir. Bu testler ile ilgili bilgiler sitemizde bulunmaktadır. Bir çok Kadın-Doğum uzmanı, 35 yaş üzeri gebelere bu testleri önerir. Bu testler son adet tarihinden itibaren 10-15′. haftalarda anormallik olup olmadığını gösterebilmektedir. Bu testlerin istendiği her 100 kadından 95′i, sağlıklı bir bebeğe sahip oldukları yanıtını alacaklardır.

Düşükler

Düşükler, gebeliğin ilk 3 aylık döneminde bütün gebelerde görülebilir. Ancak yaşlandıkça, bunun olasılığı belirgin bir şekilde artar. 20′li yaşlarda %12-15 olan düşük sıklığı, yaş ilerledikçe artar. 40 yaşlarına gelindiğinde %25′e kadar yükselir.

Gebelikteki Sorunlar

Daha önce de anlatılan, hipertansiyon ve diyabet görülme olasılıklarından başka, plasenta (bebek kordonunun anne rahimine yapıştığı organ, halk arasında “son” denir, doğumda en son çıkar) problemleri, 35 yaş üzerinde daha sık görülür. Gebelik sırasında kanama olmasına neden olur. Plasenta previa denilen durumda, plasenta, bebeğin doğumda çıkış için kullanacağı, uterus (rahim) çıkışını örter. Doğum sırasında bebek çıkmak için plasentayı yapıştığı yerden zorla çıkartacağından, çok ciddi kanamalara neden olabilir. Bu durum muayenelerde önceden anlaşılır ve sezeryan operasyonları ile sorunsuz olarak geçilir. 35-40 yaşlarında ki gebelerin bebeklerinin, doğum tartılarının, 20′li yaşlarda doğum yapanlardan daha az olabileceği bildirilmiştir. Yapılan klinik çalışmalar, ilk bebeğini 30 yaş ve yukarısında doğuran annelerin bebeklerinin:

* Doğum tartılarının 2.5 kg.’dan düşük olabilme
* Premature (37 haftadan önce doğum) doğum

riskinin arttığını göstermişlerdir. Bu çalışmalar riskin orta derecede olduğunu ve yaşlanma ile gittikçe arttığını ortaya koymuştur. Sigaranın da ciddi bir faktör olduğu bilinmektedir. İsveç’te yapılan bir çalışma, 30-34 yaşları arasında ki gebelerin bebeklerinde, 20 yaşlarınındaki gebelere oranla, 1.2-1.4 kat daha fazla

* düşük kilolu
* erken doğum
* ve rahim içi gelişme geriliği

saptanmıştır.

Doğum aşamasında da, 30 yaş üzeri gebeliklerde sorunlar daha artmaktadır. Sezaryan ile doğum bu grup gebede daha fazladır.

Şu hiç unutulmamalıdır. 35 yaş üzerinde bazı riskler ortaya çıksa da bu riskler orta derecede risklerdir. Çoğunluk, sağlıklı bir gebelik ile sağlıklı bebekler dünyaya getirir.

Riskler Nasıl Azaltılır?

* Günümüzde 30′lu 40′lı yaşlarında gebe kalmak isteyen kadınlarımız, genelde mükemmel bir sağlık yapısına sahiptirler. Tabiidir ki, yaş ilerledikçe bazı riskler artmaktadır. Bazı basit tedbirler de size yardımcı olacaktır.
* Bir Kadın-Doğum uzmanın kontrolüne girmek yapılacak ilk iştir. Gebelik öncesi kontrol ve gebelik takibi en önemli adımdır.
* Günde 400 mikrogram FOLİK asit (bir tür B vitaminidir ve tüm multi-vitamin preparatlarında bol bol vardır) gebelik öncesi ve sonrasında da alınız.
* Gebelik öncesi ideal kilo ve fiziksel duruma sahip olun (doktorunuz sizi bu konuda bilgilendirecektir).
* Değişik besin maddeleri yiyin ve tüm besin ihtiyaçlarınızı karşılayın.
* Gebelikte asla sigara içmeyiniz.
* Doktorunuza sormadan asla ilaç kullanmayınız.

Hamilelik dönemine nasıl hazırlanmalı…

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Bebek sahibi olmaya karar verdiğinizde bunun önemli bir hazırlık dönemi geçirmeniz gerektiği anlamına geldiğini bilmelisiniz. Bu hazırlık dönemini nasıl mı geçirmeli? İşte size önerilerimiz…

Doğumun zamanlaması

Anne ve baba olmaya kesin olarak karar verdiğinizde bunu en az bir yıl öncesinden planlamalısınız. Özellikle son üç ay en sağlıklı olmayı gerektiren dönemdir. Bunun dışında hayatınızdaki bazı faaliyetleri düzenlemeniz gerekebilir. Örneğin evinizi taşımaya karar verdiğinizde ya da işiniz nedeniyle evden uzakta kalmanız söz konusuysa bunu bebeğin geliş dönemiyle çakıştırmayı göze alamazsınız. Bazı aileler bebeklerinin yaz mevsiminde mi yoksa kış mevsiminde mi doğması konusunu bile önceden planlarlar. Bilindiği gibi eğitim kurumlarının çoğu eğitim dönemlerine sonbaharda başlamaktadır bu da çocuğun yaz mevsiminde doğması halinde daha erken yani kışın doğan kendilerinden daha gelişmiş çocuklara göre akademik başarılarının daha düşük olduğu saptanmıştır. Giderek daha fazla anne bebeklerini 30″lu yaşlardan sonra dünyaya getirmektedir. Son yıllarda kadınların sağlıkları önemli ölçüde geliştiği için geç yaşlarda hamile kalan kadınların durumu önceki nesiller kadar risk taşımamaktadır. Ancak hamileliği otuzlu yaşlarda gerçekleşen kadınlar hamile kalabilmek için en az altı ay beklemekte, halbuki 25 yaşlarındaki kadınlar için bu dönem sadece 4 aydır.

Düzenli olarak alabileceğiniz sağlık önlemleri

Sigara: Hamilelik sırasında doğrudan ya da pasif olarak sigara içmeniz bebeğe zararlı olacağından ve sigaranın erkeklerde sprem sayısını azaltıcı bir etkisi olduğundan sigarayı kesinlikle bırakmalısınız.

Alkol: Anne adayları haftada beş bardaktan fazla, baba adayları ise haftada on bardaktan fazla alkol almamalıdırlar. Çünkü alkol hem yumurtalığa hem de spermlere zarar vermektedir.

İlaçlar ve tıbbi tedavi: İlaçlar doğurganlığı etkiler. Örneğin kenevir erkeklerde sperm üretimini düşürür. Düzenli ilaç alınıyorsa doktorunuzdan bu konuda öneri almalısınız.

Hamilelik öncesi kontrol: Hamilelik planını uygulamadan ilk önce kızamıkçık aşısı olup olmadığınızı kontrol edin ve “smear ” testi ile rahim kontrolü yaptırın ve diğer kontroller için de doktorunuzla görüşün.

Çevresel faktörler: Hamile kalmaya karar verip doğum kontrol yöntemini bıraktıktan sonra X ışınlarından, sıcak saunalardan ve birçok bahçe ve eviçi ürünlerinde bulunabilen PCB”den uzak durun.

Genetik danışmanlık: Ailenizde sistik fibrosis, thalassaemia, miyopatik kas astrofisi ve hemofili gibi kalıtımsal hastalıklar olup olmadığını bir tıp merkezinde kontrol ettirin. Genetik danışmanlar aile geçmişinizi araştırarak, geçmiş nesillerden gelen bir kalıtsal hastalık olup olmadığını size açıklar. Baskın bir genden bebeğinizin bundan etkilenmesi yarı yarıya olup, resesif bir gende ise bu oran dörtte birdir.

Doğum kontrolü ne zaman bırakılmalı?

Eğer prezervatif ve diyafram gibi doğum kontrol yöntemlerini uyguluyorsanız, bunları bırakır bırakmaz hamile kalabilirsiniz. Ancak diğer doğum kontrol yöntemlerinde doktorlar en az bir adet döneminin geçmesi gerektiğini savunuyorlar.

Doğum kontrol hapı: Bu hapları hamileliğinizden en az üç ay önce bırakmanız gerektiği gibi bazen bir ay da yeterli olabiliyor. Ayrıca bu hapları bıraktıktan sonra en az bir kez adet görmeniz gerekmektedir.

Rahim içi araç (RİA): Doğum kontrol yöntemlerindeki aynı yöntem RİA için de uygulanmalıdır. Bıraktıktan sonra en az bir kez adet görmelisiniz ve bu süreçte bariyer metodunu uygulamalısınız.

Sağlıklı ve formda kalmanın faydaları

Hamile kalmanızdan en az üç ay önce sağlıklı bir yaşam düzenini benimsemeniz hamile kalma şansını ve bebeğin sağlıklı doğmasını sağlayacaktır.

Sağlıklı bir diyet: Diyetinizi size rahatsızlık vermeyecek şekilde düzenleyebilirsiniz. Kepekli ekmek, pirinç ve patates gibi yiyecekler kaliteli karbonhidrat sağlarlar, kaymaksız süt ve düşük yağlı peyniri tercih edin, yemeklerde ayçiçek ve zeytinyağı kullanın. Bol miktarda meyve ve sebze yiyin. Suni yemeklerden kaçının ve öğün atlamayın.

Egzersizler: Haftada en az üç kez kalp atış hızınızı yükselten 20 dakikalık egzersizler yapmalısınız ve eşinizle beraber uygulayabileceğiniz bu egzersizler jogging, yüzme ya da jimnastik gibi hafif sporlar olmalıdır.

Hamilelikte yüzmek!

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Yaz aylarında hamile bayanların yapabileceği en uygun sporun yüzme olduğu bildiriliyor. Uzmanların belirttiğine göre, bir kadın, hamileliğinin ilk 3 ayında sabah erken saatlerde yüzdüğünde, gebeliğe bağlı bulantı ve kusmaları azalıyor, günün geri kalan kısmını da daha rahat geçiriyor. İkinci 3 aylık dönemde ise su, eklem ve bağları destekleyerek bel ve sırt ağrılarının azalmasına yardımcı oluyor. Yüzmeyi gebelikteki en uygun spor dalı haline getiren faktör ise yaralanma tehlikesinin bulunmaması. Yüzme bilen bir kişinin suda kendi kendini yaralaması, düşmesi ve bir yerlere çarpması neredeyse imkansız.

Uzmanlar, yüzme esnasında kol, bacak ve karın bölgesinde bulunan bütün kas gruplarının çalıştırılması sebebiyle kalp atım hızı ve alınan oksijen miktarı arttığından, dolayısıyla bebeğe giden oksijen miktarında da artışın söz konusu olduğunu kaydediyor. Yüzmenin bir başka avantajının ise kişinin kendisini ağırlıksız hissetmesi olduğunu vurgulayan uzmanlar, bunun, özellikle gebeliğinin son dönemlerindeki kadınlar için psikolojik açıdan oldukça önemli olduğunu ifade ediyor. Uzmanlar, ayrıca su içerisinde terleme ve vücudun çok fazla ısınması mümkün olmadığından, egzersizin bu tür olumsuz etkilerini ortadan kaldırmasının da bir başka avantajı olduğunu hatırlatıyor.

Yüzmek, bulantıya iyi geliyor
Gebe kaldıktan sonra ilk kez denize gireceklerin biraz daha dikkatli olması gerektiğini belirten uzmanlar, “Öncelikle suya girmeden önce vücudu ısıtmak, yavaş yüzmek ve dozu yavaş yavaş arttırmak gerekir. Gebeliğinin ilk 3 ayında bulunanlar için günde 20 dakika yüzmek yeterlidir. Yine bu dönemde sabah erken saatlerde yüzmek, gebeliğe bağlı bulantı ve kusmaları azaltabilir ve günün geri kalan kısmının daha rahat geçirilmesine yardımcı olabilir. İkinci 3 aylık dönemde ise su, eklem ve bağları destekleyerek bel ve sırt ağrılarının azalmasına yardımcı olur. Bu dönemde, daha önceki yüzme alışkanlıkları aynen devam edebilir. Son dönemlerde ise yüzmeye devam etmekte herhangi bir sakınca yoktur. Ancak, vücudu fazla sıkmayan, gebeler için tasarlanmış mayoları kullanmak gereklidir” diyorlar.

‘Boy’ ve ’su kayağı’ uyarısı
Uzmanlar, özellikle sık sık kramp giren kadınların boy hizasını geçmeyecek derinliklerde yüzmesi gerektiğinin altını çizerek, muhtemel bir kramp durumunda yardım alabilmek için suya tek başına girmemeye de özen gösterilmesi, nefes tutup çok uzun süre dalınmaması gerektiğine de dikkat çekiyor.

Hamile veya hamile kalmayı planlayan bir kadının ise scuba diving (tüplü dalış) yapmasının da kesinlikle sakıncalı olduğunu ifade eden uzmanlar ayrıca, su kayağı, jet-ski gibi aktivitelerden kaçınılması gerektiğini de vurguluyor.

Uzmanlar, hamile kadınların direkt güneş altında kalmalarının da tehlike oluşturduğunu kaydederek, “Mutlaka gölgede ve tercihen üzerilerinde t-shirt ile dinlenmeleri daha uygundur. Yüksek koruma faktörlü kremler kullanılmalıdır. Yaz aylarında ve özellikle plajda su kaybı her zamankinden fazla olacağından, sıvı alımına azami dikkat göstermek gereklidir” uyarısında bulunuyor.

Hamilelik, seyahate engel değil
Hamileliğin seyahat etmeye engel bir durum oluşturmadığını da söyleyen uzmanlar, “Herhangi bir komplikasyonunuz yoksa ve doktorunuz aksini belirtmedikçe, her türlü ulaşım aracıyla seyahat edebilirsiniz. Hamilelik sırasında da uçak yolculuğu oldukça güvenlidir” ifadesini kullanıyorlar.

Uzmanlar, hamilelik sırasında araba, otobüs, uçak veya trenle seyahat ederken, herhangi bir yerde uzun süre oturmanın bacaklardaki kan dolaşımını etkilediğini ve ayak ile bileklerde şişmelere sebep olabildiğini de hatırlatarak, bu sebeple, her 1.5-2 saatte bir mola vererek hafif yürüyüş yapılmasını ve kan dolaşımının uyarılmasını öneriyor. Bu kısa yürüyüşler sırasında bacaklara germe egzersizleri de yaptırılması gerektiğini belirten uzmanlar, yolculuk sırasında otururken de bazı germe hareketleri yaparak uzun süreli oturmanın olumsuz etkilerinin azaltılabileceğini bildiriyor.

Erken doğum, kronik hastalıklar ve tüp bebek

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

kadın sağlığı konusunda en yeni araştırmalar …

yapılan son çalışmalar erken doğum tehdidinin ve kronik hastalıkların gebeliğe olumsuz etkilerinin büyük oranda azaltılabileceğini ortaya koyuyor. tüp bebek konusundaki araştırmalar ise çocuk sahibi olamayan çiftler için umut verici sonuçlar doğuruyor.

gebelik ve doğum süreci kadın sağlığını en çok etkileyen dönemlerin başında geliyor. bu dönemde karşılaşılabilecek erken doğum tehdidi ve kronik hastalıkların varlığı sağlıklı bir gebelik dönemi geçirilmesine engel oluyor. ancak tıp bilimindeki gelişmeler bu problemleri büyük ölçüde ortadan kaldırabiliyor. jinekoloji alanında yaşanan gelişmeler sadece bu süreçle sınırlı değil. yardımcı üreme teknikleri konusunda yapılan son araştırmalar da çocuk sahibi olamayan çiftlere yeni seçenekler sunuyor. “acıbadem-harvard tıp günleri 7″ kapsamında gerçekleştirilen “sağlıklı gebelik, doğum ve tüp bebek” konulu toplantıda harvard tıp fakültesi diyabet ve gebelik programı müdürü dr. ian grable, brown tıp fakültesi providence womeninfants hospital kadın hastalıkları ve doğum doçenti dr. raymond powrie , womeninfants hospital, providence üreme sağlığı ve kısırlık birimi müdürü doç. dr. gary frishman, acıbadem hastanesi kadıköy yüksek riskli gebelik ünitesi sorumlusu doç. dr. arda lembet konuyla ilgili son araştırmalara dayanarak akıllara takılan sorulara yanıt verdiler.

erken doğum riskinde progesteron tedavisi

erken doğum her sekiz kadında birinde görülüyor. sosyoekonomik durumumun kötülüğü, 18′den küçük 40′dan büyük gebelik yaşı, gebelik öncesi zayıflık, sigara, daha önce erken doğum yapmış olmak, prenatal bakımın olmaması, enfeksiyonlar ve çoğul gebelikler risk faktörleri arasında yer alıyor. beth israel deaconess medical center, boston joslin diabetes center, boston tıp doçenti, harvard tıp fakültesi diyabet ve gebelik programı müdürü dr. ian grable, erken doğum riski durumunda yapılması gerekenleri konuşmasında şöyle anlattı : “sol tarafa yatarak yatak istirahat verilir, stres azaltılır, cinsel ilişkiden uzak durmak ve bebek üzerinde pozitif etkileri olan ilaç ve modern rahim kasılmasını durdurucu tedavileri önerilir. evde kasılmaların izlenmesi, sigaranın bırakılması, alkol ve tütün kullanılmaması ve doğru beslenme şarttır. özellikte vajinal akıntıda bakılan biyokimyasal testler ile rahim uzunluğu ölçümü erken doğumu tahminde çok önemlidir” erken doğum tehdidinden korunmak için de yepyeni bir araştırmadan söz eden dr. grable ““korunma için yeni bir tedavi seçeneği olarak progestoron kullanılıyor. hala araştırma aşamasında olan bu tedavi özellikle geçmişinde erken doğum hikayesi olan hastalarda kullanılıyor ve rahim kaslarının uyarılma eşiğini yükselterek kasılmaları önlüyor. progesteron alanlarda erken doğum riski azalıyor.” dedi.

kronik hastalıkların varlığında gebelikte ilaç alınabilir

brown tıp fakültesi, providence womeninfants hospital, providence kadın hastalıkları ve doğum doçenti dr. raymond powrie konuşmasında kronik hastalıkları olan kadınların gebelik öncesinde mutlaka sağlık kontrolünden geçmesi gerektiğinin altını çizerek şunları söyledi: “bebekler annesinin sağlığına bağımlıdır. siz sağlıklı olursanız bebeğiniz de sağlıklı olur. kontrol altında olmayan anne adayları bebeklerinin sağlığı riske atar. anne adayları röntgenden, mr’dan, kontrolden korkarlar. oysa her bebek 5 rad’a kadar radyasyon alabilir. pek çok yapılan tanısal test zaten önerilen dozun altındadır.”kronik hastalıkları olan kadınların ilaç kullanmaktan da korktuğuna değinen dr. powrie “astım, tansiyon, sara, şeker hastaları ilaçlarını bebeklerinin güvenliği için alabilirler. bu konuda doktorunuzla açık açık konuşun ve nedenini sorgulayınız” dedi.

kariyer yapmak hamile kalmayı etkiliyor mu?

kısırlık, % 40 erkeklerden % 15′i de nedeni bilinmiyor, % 45′de kadından kaynaklanıyor.womeninfants hospital, providence üreme sağlığı ve kısırlık birimimüdürü kadın hastalıkları ve doğum doç. dr. gary frishman, “kadınlar çalıştıkça bebek sahibi olmayı geciktiriyor ve geciktirdikçe üreme verimliliği azalıyor.” diyerek tüp bebek tedavisiyle ilgili şu bilgileri verdi: “tedavide yumurtalar alınıyor ve yumurtayı test tüpünde spermle birleştiriyoruz. yeni kullanılan tekniklerde aşılanmış yumurtayı alıyoruz ve rahme koymadan önce sağlıklı mı diye bakarak sağlıklı olanı rahme yerleştiriyoruz. çiftin bilinen bir genetik bozukluğu varsa bu hastalığı embriyoda test ederek sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmesini sağlıyoruz.” dedi.

Acıbadem Yüksek Riskli Gebelik Ünitesi

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Hamile kalmanın mutluluğunu yaşıyorsunuz.Ancak bu dönemde geçireceğiniz bir enfeksiyonun, doktora danışmadan alacağınız bir ilacın neden olabileceği sorunları biliyor musunuz? Ya da ailenizde de olan diyabet gibi bir hastalığın gebelik döneminde ortaya çıkabileceğini…Tabii ki, hemen paniğe kapılmayın.Ancak hamilelik döneminizi sağlıkla tamamlayabilmek için muhakkak rutin kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmemeniz gerekiyor.

Ülkemizde her yıl 1 milyon 500 bin bebek dünyaya geliyor.Her yıl gebe kalan kadınların yüzde 5-10′unu yüksek riskli gebelikler oluşturuyor. Yani her yıl hamile kalan kadınlardan 75 bin-150 bin arasında değişen sayıdaki kadınların hamileliği yüksek risk taşıyor.Hem annenin hem de bebeğin sağlığını tehdit eden yüksek riskli gebeliklerin özel bir ekip tarafından takip edilebilmesi gerekiyor.Bu amaçla Acıbadem Sağlık Grubu, risk taşıyan gebelere yönelik özel netegre bir bakım programı sunuyor.

Çiftlerin yaşamındaki en önemli ve hassas dönem olan hamileliğin sağlıklı bir şekilde tamamlanması için düzenli muayene gerekiyor. Ancak araştırmalar her üç kadından birinin hamilelik döneminde rutin kontrollerden geçmediğini gösteriyor.Oysa hamilelik dönemindeki rutin kontroller, oluşabilecek bu riskin önceden saptanması açısından büyük önem taşıyor.Acıbadem Sağlık Grubu’nda hizmete giren YÜksek Riskli Gebelik Ünitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Rıza Madazlı “Bu merkezde görev yapan ekip gebelik takip standartlarını yükseltip, problemli gebeliklerin takiini ve sorumluluğunu üstleniyor” diye konuşuyor.

Klinikte izlenilen gebelikler

Hamile bir kadının yüksek riskli olarak değerlendirilmesine neden olan birçok sağlık sorunu bulunuyor.İleri yaş bunlardan birincisi.Günümüzde gebeliğin ileri yaşlara ertelenmesi yaş sorununu önemli hale getiriyor.Prof. Dr. Rıza Madazlı, “Yaşın yanı sıra, tekrarlanan düşük ve genetik hastalık öyküsü olanlar, gebeliğinde ilaç, röntgen ışını gibi zaralı etkenlere maruz klanlar, diyabet, epilepsi, yüksek tansiyon, troit, kalp ve karaciğer hastalıkları olanları yüksek riskli gebelik kapsamında değerlendiriyoruz.Bunların yanısıra kan uyuşmazlığı, çoğul gebelikler ve feusta anomali saptanan gebeliklerin takibi de yğksek riskli gebelik ünitesinde yapılıyor” diye konuşuyor.

Tekrarlayan düşük problemi yaşayan çiftler için yeni bir umut

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Bir düşükten sonra anne adayları “tekrar aynı olay ile karşılaşır mıyım” endişesini taşıyorlar. Zaten 10 gebelikten biri de bu risk ile karşı karşıya kalıyor. Bazı çiftlerde ise bu sorun, birbirini izleyen gebeliklerde tekrar tekrar yaşanarak çiftin ümitleri kırıyor. Bu noktada yeni bir tedavi seçeneği olan preimplantasyon genetik tanı bize yardımcı olabiliyor.

Tekrarlayan düşük, 20. gebelik haftasından önce birbirini takip eden 3 veya daha fazla gebelik kaybının olması durumu olarak tanımlanıyor. Bu problem çiftlerin % 0.5-1’ini etkiliyor. Sorun birçok farklı nedenden kaynaklanabiliyor. Genetik ve hormonal bozukluklar, üreme organlarına örneğin rahime ait yapısal şekil bozuklukları, çevresel faktörler ve bağışıklık sistemine ait bozukluklar belli başlı nedenler arasında yer alıyor.

Acıbadem Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı ve Üreme Sağlığı Merkezi Sorumlusu Doç. Dr. L. Cem Demirel bu nedenlerin problemin görülmesinde değişik oranlarda rol oynadığını belirterek şunları söylüyor: “Anne ve baba adayına ait genetik problemler tüm nedenlerin % 5’ini oluşturmaktadır. Bu nedenle tekrarlayan düşükleri olan çiftlerde hem kadın hem de erkeğin kromozom analizinin yapılması gerekmektedir. Son yıllarda elde ettiğimiz veriler tekrarlayan düşükleri olan çiftlerin kendilerinde herhangi bir kromozomal anormallik olmasa bile, oluşturdukları embryolarda beklenenden daha yüksek oranda genetik anormallikler olduğunu göstermektedir. Yani çift genetik açıdan sağlıklı bile olsa gebelikle sonuçlanacak olan embryoları sıklıkla genetik bozukluklar içermekte ve bu yüzden de gebelik oluşsa bile sağlıklı bir şekilde devam etmeyip düşükle sonuçlanmaktadır.”

Tekrarlayan düşüklerde genetik tanının önemi

Düşük oranı, bir düşükten sonra yüzde 11,5, iki düşükten sonra yüzde 29.4, üç düşükten sonra yüzde 30 – 45 olarak veriliyor. İstatistikler her düşükten sonra yeni bir düşük olasılığının belirgin olarak arttığını ortaya koyuyor. Bu durumda, düşüğe neden olabilecek diğer etkenler araştırılmış ve herhangi bir neden bulunamamışsa, ya çiftin genetik açıdan sağlıklı bir embryoya rast gelmesini beklemek gerekiyor ya da aynı anda bir çok embryo üretip bunların içinden hangisinin genetik açıdan sağlıklı olduğunu bulmak ve onu çifte transfer ederek sağlıklı bir gebelik elde etmek gerekiyor. İşte bu ikinci seçenek aslında tüp bebek ve preimplantasyon genetik tanı uygulamasını ifade ediyor. Tüp bebek ve preimplantasyon genetik tanı yalnızca gebe kalamayan çiftlerde değil hamile kalıp bunu sağlıklı bir biçimde sonuca ulaştıramayan çiftlerde de etkili oluyor. Doç. Dr. Demirel tekrarlayan düşüklerde genetik tanının önemine değinerek şöyle konuşuyor: “Bu çiftlerde devam edecek olan bir gebeliği yakalamak için hiçbir şey yapmadan doğal yollarla oluşan bir gebeliği beklemek de bir çözüm olabilir fakat unutmamak gerekir ki kendiliğinden oluşacak gebeliklerin her zaman için düşükle sonuçlanma ihtimali olacaktır ve yaşanan her düşük anne adayını hem ümitsizlik ve karamsarlığa itecek hem de genel sağlığını tehdit eder duruma gelecektir. İşte bu yüzden biz bu çiftlerde hem tanı koymak hem de tedaviyi sağlayıp sağlıklı bir bebeğin doğumuna ulaşmak için tüp bebek tedavisini öneriyoruz. Böylece yumurta gelişimine olanak sağlıyor ve yumurtaların döllenmesinden sonra gelişen embryolardan bir veya iki hücre örneği alarak genetik açıdan sağlıklı olanları seçerek anne adayına transfer ediyoruz. Bu yaklaşımın aslında çiftin tekrarlayan düşüklerinin hem nedenini ortaya koymada hem de bu durumu tedavi etmede etkin bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz.”

Genetik tanı, tüp bebek başarı oranını arttırıyor

Preimplantasyon genetik tanı uygulaması kullanılan bir başka hasta grubu ise tekrarlayan başarısız tüp bebek denemeleri olan çiftler. Bu grup hasta için de bir sonraki tüp bebek denemesinde preimplantasyon genetik tanı uygulamasının yapılması sonucu iyileştirebiliyor. Doç. Dr. Demirel konuya şöyle yaklaşıyor: “Elde ettiğimiz veriler tekrarlayan tüp bebek denemelerinde başarısız kalınan çiftlerin embryolarında beklenenden daha fazla oranda kromozom bozukluklarına rastlanıldığını göstermektedir. Bu nedenle bu çiftlerde embryolar anne rahmine verilmeden önce, genetik açıdan normal olup olmadıkları test edilip normal olan embryolar anne rahmine yerleştirildiğinde gebelik şansı artırılmış oluyor. Preimplantasyon genetik tanı embryoların kromozom bozukluklarını ortaya koyarak sağlıklı embryonun seçimine ve bu da gebelik şansının yükselmesine yol açacaktır.”

Doğum Sonrasında Cinsel Sorunlar

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Aileye yeni bir bireyin katılması hamilelik döneminde yaşanan tüm sıkıntıların artık geride kaldığını düşündürür çiftlere. Oysa minik bir bebeğin sorumluluğunun yanı sıra yaşanan hormonal değişiklikler hem erkek hem de kadın için cinsel yaşamda ciddi sorunlara sebep olabilir…

Dokuz ay heyecanla beklenen minik bebek, birçok çiftin yaşamında bir dönüm noktasını oluşturuyor. Aslında bu durum eşler arasında büyük bir heyecan ve mutluluk yaratsa da madalyonun bir de öbür yüzü var.
Çünkü bebek pek çok sorunu da beraberinde getiriyor. Bebeğin getireceği ek sorumluluklar, hormonal ve bedensel değişimler gibi faktörler eşlerin dünyasını bir anda altüst edebiliyor. Bunun sonucunda da ortaya hiç de iç acıcı olmayan bir tablo çıkıyor: cinsel sorunlar.

Doğum sonrasındaki değişimler en çok kadını etkiliyor demek hiç de yanlış olmaz. Doğum, başta cinsel isteksizlik olmak üzere, disparoni ve vajinismus gibi önemli pek çok soruna yol açabiliyor.
Aslında bu durumdan kadınlar kadar olmasa da erkekler de etkileniyor. Onlar da yeni bir düzene alışmaya çalışırken cinsel yaşamlarında sorunlar başlıyor.

Cinsel İsteksizlik

Cinsel isteksizlik ve ereksiyon kaybı, doğum sonrasında erkekler arasında en sık görülen cinsel sorunları oluşturuyor. Peki doğum sonrasında gelişen cinsel sorunların altında hangi faktörler yatıyor, tedavi yöntemleri neler? Sorularımızın cevabını Acıbadem Poliklinik Etiler ve Cinsel İşlev Bozuklukları Merkezi’nden Psikiyatri Uzmanı Dr. Özay Özdemir verdi. Doğumun ardından geçirilen uykusuz geceler, iki üç saatte bir tekrarlanan emzirme işlemi, bebeğin sık sık hastalanması derken ailenin yaşantısı tam anlamıyla altüst olabliyor. Bununla birlikte o güne dek sadece birbirine odaklanan çiftler, doğumun ardından neredeyse tüm ilgiyi çocuğa yöneltiyor. Bir yandan yeni bir yaşama uyum sağlamaya çalışmanın gerginliği, bir yandan da eşinden eskisi kadar ilgi görememenin yarattığı sıkıntı cinsel isteksizliğin oluşmasına yol açıyor.

Estetik Kaygılar

Doğum sonrasında daha fazla salgılanan ve bebeğin emzirilmesinde büyük rol oynayan “prolaktin” hormonu da cinsel isteksizlik ve vajinal kuruluğuna neden oluyor. Kadında doğal olarak bu hormonun aşırı salgılandığı emzirme dönemi boyunca cinsel isteksizlik sorunu baş gösteriyor.
Bebeğin doğumuyla birlikte cinsel partner imajına bir de aile kavramının eklendiği düşünülürse, özellikle kadınlar annelik rolünü gereğinden fazla kutsallaştırabiliyor ve doğumdan sonra cinselliğe karşı daha mesafeli yaklaşabiliyorlar.

Psikiyatri uzmanı Dr. Özay Özdemir, doğum sonrasında ortaya çıkan cinsel isteksizlik sorunlarında estetik kaygıların son derece önemli rol oynadığına dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: “Estetik kaygılar yüzünden kendini beğenmeyen kadının sevişme sırasında zihnini sürekli bedeniyle meşgul etmesi cinsel ilişkiden zevk almasını önlüyor. Bunun yanı sıra eşini eskisi kadar bakımlı bulmayan erkek de cinsel yaşamdan uzaklaşıyor”
Göğüsler ve vajina cinsel yaşamda erkeği en çok heyecanlandıran iki önemli bölge. Doğumla birlikte bu bölgeler artık tahrik unsuru olma özeliğini kaybedebiliyor.

Doğuma kadar sadece cinsel uyarı noktaları olarak algılanan vajina ve göğüsler aniden bebeğin doğumunu ve beslenmesini sağlayan bölgelere dönüştüğü için bunun sonucunda erkek eşinden uzaklaşabiliyor.
Ayrıca bebeğin doğumu, kadın ya da erkeğin o zamana dek bastırdıkları ruhsal çatışmalarını tetikleyebiliyor ve bu sorunlar cinsel isteksizliğe neden olabiliyor.

Disparoni

Disparoni, kadında cinsel ilişkiye yineleyici biçimde ya da sürekli olarak genital ağrının eşlik etmesi şeklinde nitelendiriliyor. Bu sorundan yakınan kadınlar, acının verdiği korkuyla ilişki kurmaktan kaçınıyor.
Hatta ağrının çok şiddetli oluşması, vajinismusa bile yol açabiliyor. Doğum sonrasında gelişen disparoninin en önemli nedeni ise, doğum sonrası kadının sağlığına tam kavuşmadan cinsel ilişkiye girilmesi. Bunun yanı sıra bir diğer neden cinsel isteksizlik sorunu yaşayan kadınlar ilişki sırasında uyarılma sorunu yaşadıkları için vajinal bölgelerinde yeterli ıslanma oluşmuyor. Vajinadaki kuruluk da disparoniye, yani ağrılı cinsel birleşmeye yol açıyor. Bunun sonucunda cinsel isteksizlik daha da şiddetleniyor ve böylece bir kısır döngü oluşuyor.

Vajinismus

Vajinusmus ise vajinal kasların, penisin içeri girmesine engel olacak kadar sıkı şekilde kasılması olarak nitelendiriliyor. Örneğin cinsel ilişkide yeniden ağrı hissedeceği kaygısına kapılan kadın bir kaçınma davranışı olarak kendini istem dışı kasabiliyor. Bir başka neden de kadının ruhsal dünyasında yaşanan çatışmaların canlanması ile ortaya çıkan endişe, korku, kygı duyguları. oluşturuyor.

Nasıl Tedavi Ediliyor?

Cinsel sorunların tedavisi, altta yatan nedene göre değişiyor. Kimi zaman kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ile psikiyatristin birlikte çalışması yarar sağlıyor.
Erkekte bir sorun varsa, devreye ürolog da girebiliyor. Önce kadın ve erkeğin iç dünyasında ne tür sorunlar yaşadığı belirleniyor.

Psikoterapi Veriliyor

Cinsel soruna yol açan faktörler tespit edildikten sonra çifte cinsel terapi uygulanabiliyor, nefes ve gevşeme egzersizleriyle bazı cinsel egzersizler veriliyor. Genellikle 6-12 hafta sonrasında tedaviden başarılı sonuçlar alınabiliyor. Bunların yanı sıra, kadın ya da erkeğin iç dünyasında bastırılmış olan ruhsal çatışmalar ön planda ise tıbbi tedaviyle birlikte yoğun bireysel psikoterapi öneriliyor.

Erkek Dünyası

Peki doğum sonrasında erkeklerin dünyasında neler oluyor? Erkekler cinsel
isteksizlik dışında başka hangi tür sorunlarla karşılaşıyor?

Erkeklerde de cinsel isteksizlik başta olmak üzere uyarılmayla ilgili sorunlar (sertleşme bozukluğu, erken ya da geç boşalma) ortaya çıkıyor.
Nadiren de görülse cinsel ilişki sırasında peniste ağrı oluşabiliyor.
Erkeklerde ortaya çıkan cinsel sorunların kaynağında da yeni hayata uyum sağlamak, kadının bedenindeki değişimler, cinsel bölgelerin imajının değişmesi gibi faktörler rol oynuyor.
Ancak doğum sonrasında ortaya çıkan cinsel sorunlar erkeklerde kadınlara oranla çok daha nadir görülüyor”.

Gebelik Döneminde Sigara İçmeyin

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

Gebelik döneminde sigara kullanan kadınlar,sedece kendilerini değil doğacak olan bebeklerini de büyük riske atmaktadır. Sigaranın içerdiği duman toksik ve kanserojendir. Solunum yoluyla ciğerlere,ciğerlerden de kana karışmaktadır. Uzmanların yaptığı araştırmalara göre gebelik döneminde sigara kullanan kadınlarda ;

* Doğum öncesinden plasentanın ayrılması görülebilir
* Erken doğum riski artar
* Dış gebelik görülebilir
* Hipertansiyon
* Sütün C Vitamini seviyesi ve doğal olarak bebeği besleyici etkisi azalır
* Düşük riski artar
* Su kesesinin erken açılması riski oluşur
* Bebeğin karında ölmesi riski artar
* Bebeğin yeni doğduğu dönemdlerde ölme riski vardır
* Lousalıkta süt miktarı azalabilir
* Bebekte bronşit riski artar
* İdrar yolları anomalileri
* Gebelik zehirlenme riski taşımaktadır.

Sigara kullanan anne adaylarının sigarayı bırakabilmeleri için birkaç öneri:

* İlk önce bunu kesinlikle istemeniz gerekmektedir.İradenize güvenmelisiniz.Bebeğinizin daha önemli olduğunu biliyorsunuz.
* Çevrenizden sigarayı bırakmanız konusunda desteklenmeniz ve motive edilmeniz yararlı olucaktır
* Bulunduğunuz ortamda sigara içilmemeli . Dışarı çıktığınızda sigara içilmeyen ortamları tercih edin.Pasif içiciliğin zararlarını unutmayın.
* Sigarayı hatırlatan tüm objeleri ortadan kaldırmanız gerekli (Küllük,çakmak vs.).
* Yine yanında sigara içme isteği uyandıran içeceklerden uzak durun(Kahve,çay,cola vs.).
* Doktorunuzun tavsiye ettiği,sigarayı brakmaya yardımcı olan ilaçlardan kullanabilirsiniz.
* Spor yaparak nikotinin vücudunuzdan daha çabuk atılmasına yardımcı olabilirsiniz.
* Gerekirse psikolojik destek de almalısınız.

Sigarayı hangi dönemde bırakırsanız bırakın,yararını hem siz hem de bebeğiniz görücektir. Sağlıklı Günler…

Annelere doğum sonrası yakın takip

Posted by admin on Temmuz 17th, 2008

‘Doğum Sonrası Beslenme ve Egzersiz Programı’ yeni doğum yapmış annelerin eski formlarına kavuşmalarını sağlıyor. Acıbadem Bağdat Caddesi Polikliniği’nde başlayan program ayrıca bir annenin doğum sonrası ihtiyaç duyacağı tüm pratik bilgileri de kapsıyor.
Yeni doğum yapmış annelerin sağlıklı bir şekilde zayıflayarak eski formlarına kavuşmasını sağlamayı amaçlayan “Doğum Sonrası Beslenme ve Egzersiz Programı”, Acıbadem Bağdat Caddesi Polikliniği’nde uygulanmaya başladı. Özel beslenme planından, bebeği kucakta doğru taşıma egzersizlerine kadar, bir annenin doğum sonrası ihtiyaç duyabileceği pek çok pratik bilgiyi içeren program, beslenme ve diyet uzmanı ile bir egzersiz eğitmeni eşliğinde veriliyor. Doğum sonrası annelere öncelikle diyet ve süt kalitesini artırmak için doğru beslenme programı önerilirken, daha ileriki dönemde (doğumdan 2 ya da 3 ay sonra) egzersiz ve diyet programı paralel olarak uygulanıyor.

Doğum sonrası anneler özellikle, iç karın, iç rahim, bel, sırt, kol, omuz, boyun ve bacak güçlenmesine ihtiyaç duyuyor. Vücudun güçsüz bölgelerine binen aşırı yük bu bölgelerde ağrılara sebep oluyor. Anneler doğum sonrası çocuklarını kucaklarında yanlış bir şekilde taşıdıkları için boyun, omuz, sırt ve bel ağrısı çekerler. “Wellness by Özgül” adıyla uygulanan program yoga, stretching kondüsyon ve nefes egzersizleriyle vücutta güçlenme, esneklik, yerçekimine karşı doğru duruş ve dayanıklı kaslar kazandırıyor. Böylece vücuttaki yanlış duruş ve güçsüz kaslar nedeniyle ortaya çıkan ağrılar en aza iniyor.

Doğum sonrası çok yönlü egzersiz

Egzersiz programının ana hedefinin, yoğun ve stresli geçen hayatın yükünü taşıyan bedenin daha dayanıklı, sıkı ve esnek hale getirilmesi olduğunu belirten Egzersiz Eğitmeni Özgül Tuncer, programı şöyle anlatıyor: “Fizyoterapide kullanılan ve thera-band adı verilen özel lastiklerle yapılan bu çalışma kas kuvveti ve dayanıklılığını artıran, sakatlanmalara karşı vücudu koruyan kondisyon hareketleri, kasların rahatlamasına yardımcı olan yoga egzersizleri ve strecthing’den oluşuyor. Bu programda bedensel farkındalık, doğru duruş, doğru nefes alıp verme, vücut kaslarının lokal çalışmalarla yerçekimine karşı direncinin artırılması, yani güçlendirilmesi hedefleniyor. Çalışma, annede varolan ağrıları giderirken, annenin sıkılaşmış bir vücut görüntüsü kazanmasını da sağlıyor.”

Egzersiz programına nefes çalışmalarıyla başlanıyor. Daha sonra, anneler temel yoga hareketleriyle çalışmaya hazırlanıyor. Çalışmaya lastikle ya da lastiksiz yapılan kondisyon hareketleriyle devam ediliyor. Bu lastiklerin amacı kasları güçlendirmek. Lastikle yapılan hareketlerde kişi zorlanırken, lastiği bıraktıktan sonra yapılan aynı hareketi çok daha hafif algılıyor ve kolaylıkla yapıyor. Bu sayede annenin kolları, boynu, sırtı ve bacakları güçlenirken, çocuğunu kucağına aldığı zaman, onu çok daha hafif hissetmesi sağlanıyor. Program, yoga, streching hareketleri ve nefes çalışması ile son buluyor. Nefes çalışmaları diyaframın ve ciğerlerin güçlenmesini, streching ise bütün iç organların streching yapmasını sağlıyor. Göğüs kafesi ve omurga açılıyor, adaleler ve boyun kasları rahatlıyor. Çalışma ana rahmi pozisyonunda yatış ya da sırt üstü yatış ile noktalanıyor.

Doğum sonrası annelere özel beslenme

Doğum sonrası iyi ve doğru bir beslenme hem annenin vücudunun korunmasını, kilo kontrolünün sağlanmasını hem de bebek için daha fazla ve kaliteli süt üretimine yardımcı oluyor. Programda görev alan Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu ise, emziren annelerin çeşitlilik içeren bir beslenme programına ihtiyacı olduğunu şöyle anlatıyor: “Annenin kilosunun sabit kaldığı, vitamin ve minerallerin bol olduğu sağlıklı, yeterli ve dengeli bir diyet gerekiyor. Çünkü annenin salgıladığı süt, aldığı besinlerin bir ürünü. Süt salgısı için gerekli besinler annenin kendi gereksinimine ek olarak alınmalı.”

Emzirme döneminde annelerin düşük kalorili bir zayıflama diyeti yapmamaları ve eski vücut ağırlıklarına dönmek için acele etmemeleri gerektiğini belirten Şengül Sangu, doğum sonrası beslenme programıyla ilgili şunları söylüyor:”Gebelik sırasında önerilenden fazla kilo alınmışsa her ay 2 kilo kaybetmek normal kabul edilirken, ayda 2 kilodan fazla ağırlık kaybı doğru değil. Bu yüzden hızlı kilo vermeyi vadeden diyet ve ilaç uygulamalarından kaçınılması gerekiyor. Lohusaların ise zayıflama diyeti uygulaması önerilmiyor. Fakat lokum, şerbet gibi tatlı ve unlu, yağlı ve şekerli kalorisi yüksek besinleri aşırı yememeye dikkat edilmeli. Çünkü şekerli gıdalar süt yapmıyor, ama kilo yapıyor.”

Programda emzirmeyen annelere özel beslenme ve diyet programı da yer alıyor. Ancak emzirmeyen annelerin kilo kontrolünü sağlamaları ve hamilelikte alınan kiloları vermeleri biraz daha zaman alıyor.

Lastikle yapılan egzersizler sayesinde annenin kolları, boynu, sırtı ve bacakları güçleniyor ve çocuğu kucağına aldığı zaman onu çok daha hafif hissediyor.

Haftada en az 2 gün ve 6 ay boyunca yapılması önerilen egzersiz programında annenin vücudunu doğru kullanmasını sağlayan egzersizler yapılıyor.


Directory
Copyright © 2007 Tv Haberleri. All rights reserved.