Sanatçılar!
Posted by admin on Temmuz 16th, 2008Sanatçıların beyinlerindeki “deliliğe” uzanan delikler açıktır.
Eğer bir insan bu deliklerden içeriye bakıp geriye dönmeyi becerirse; zaten o “sanatçı”dır.
Sanatçıların beyinlerindeki “deliliğe” uzanan delikler açıktır.
Eğer bir insan bu deliklerden içeriye bakıp geriye dönmeyi becerirse; zaten o “sanatçı”dır.
Unutmak, çoğu zaman kendinize ihanet etmek gibidir.
Biraz olmayana yürümek,
Biraz şekil değiştirmek,
Olmamak, unutmak.
Rahatlayacağını bilerek uykuya dalmak gibi
Unutmak, gövdenize delik açmak.
Yüzünüzü yıkayıp, tekrar boyamak.
Unutmak hatırlamamaya benzemez.
Unuttuklarınız, her zaman altınızdan çekilen halı gibi
Yaşadıklarınızdan çalar.
Ve onlar hep oradadır, en kuytularınızda.
Her anı bir öncekini çağırmaya başlar.
Unuttuklarınız birikir ve
“olamadığınızı” yaratır.
Doğru anda doğru şeyi hatırlamak istedikçe
Unutulan yalanlar, politikalar ve aşklar
Olmadığınız sizi yansıtır.
Bazen unutmak gerekir.
Rahatlatan bir uykuya dalıp
Uyandığınızda hatırlamamak
Kendinizi aradığınız son köşeyi
Unutmak gerekir,
Neyi neden unuttuğunuzu.
Hatırlamak için gerçekleri.
Unutmak, çoğu zaman kendinize ihanet etmek gibidir.
Ekim 2002
Hepimiz zaman zaman; özellikle zihnimiz bir şekilde boş kaldığında zaman içinde söyle bir dolaşırız. Bu tur bizi öyle yerlere götürür ki; kah gülümseriz kah gözyaşları akar yanaklarımızdan ister istemez.Genellikle de bu zaman yolculuğunu kırklı yaşlarda kendimizle yüz yüze kaldığımızda yaparız.
Nereden nereye geldik?
Neler isterdik?
Var olduğumuz yerden mutlu muyuz?
Hayaller…
Var olan gerçekler…
Gerek yaşam otomasyonu ile gelen ve gerek se kendi kendimize yarattığımız sorumluluklar silsilesi…
Ve…
Yaşam!
Nedir Yaşam?
Adına satırlar dolusu şiir,deneme,makale, hikaye yazılmıştır.Anlatırlar ne de güzel olduğunu,kıymetinin bilinmesi gerektiğini…Hele de ne kadar kısa
olduğunu hatırlatır dururlar habire.
Doğduğumuz günden beri bir koşturmaca bir arayış sürer gider,anlamayız seneler nasıl gider.Gün gelir başlarız yaşam muhasebesine.İşte o zaman tıpkı bir kış uykusundan uyanırcasına yaşam tüm gerçekliği ile çıkar karşımıza.Bu uyanış kimimiz için acıdır kimizi için yeniden doğuş ama yaşam ne dışarıda yürüdüğümüz sokaklarda ne de çalıştığımız iş yerindedir.
Yaşam, akşam sessizliği çöktüğünde içine girdiğimiz dört duvarın içindedir.Bu bir çokları için hafif ironik ve belki de ” Bu da ne demek oluyor? ” gibi yorumlara yol açabilecek bir söylem ama gerçek olan şudur ki; günün o inanılmaz devinimi bittikten, telefonlar sustuktan, bilgisayarlar kapatıldıktan ve biz kapımızı açıp evimize girdiğimizde herkes kendini yaşamaya başlar ve evet…işte gerçek yaşam buradadır.
O duvarların dili olsa da söyleseler bize içerde ne fırtınalar eser ya da ne güzel bahar çiçekleri açar.Yaşantımız boyunca ektiklerimizin acı ya da tatlı meyveleri bu dört duvar arasında saklıdır. Kimse bilmez biz söylemedikçe…
Nedendir bilinmez, yaşamda bizi en çok etkileyen ve sürekli sorguladığımız,gerçeklğini araştırdığımız olgudur sevgi…Sevip sevildikçe daha bir çok bağlanırız hayata.Gün içinde öylesine bir döngü vardır ki zaman olur hiç aklımıza bile gelmez sevgi ama demin de dile getirdiğim gibi sukunet çökünce ruhlara başlarız düşünmeye.Gün içinde gülen gözler hala gülüyorsa o saatlerde, telefonumuz çalıyorsa hatır sormak için, mailler geliyorsa sevgi adına işte o dört duvarı arası yaşıyor demektir.
Ama akşam olunca duvar duvara bakıyorsa, seviyorum diyen diller susuyorsa varsın gün içinde de sevilmesinler sevmesinler…Bu aynen senede bir gün hatırlanan anneler, babalar ya da sevgililer gibi…eğer senede bir öylesine ya da zoraki hatırlanacaksa yürekler; varsın hiç hatırlanmasınlar…
Kıssadan Hisse,
Sevelim, sayalım ama sevgimiz duvarların arasına da girsin, ışık saçsın evlerin içine.Yaşama gerekli olan can suyu asıl orada lazım!
Muhtemelen edebiyat ile ilgilenen bir çok kişi okumuştur ama ben yine de okumayanlara tavsiye ederim…
Bakın neler diyor!
” Yaşamındaki her insan ve bütün olaylar sen oraya çizdiğin için oradadırlar. Onlarla ne yapmak istediğin sana kalmıştır.”
” Bir geleceği seçmenin bir yolu da, onun kaçınılmaz olduğuna inanmaktır.”
” İşte sana, yeryüzündeki görevinin tamamlanıp tamamlanmadığını anlaman için bir test: eğer yaşıyorsan, tamamlanmamış demektir.
Sana hiçbir dilek verilmemiştir ki onu gerçekleştirecek güç de verilmemiş olsun, ancak bunu elde etmen için çalışman gerekebilir…
” Yaşamında bulunmasını istediğin kimselerin hep orada olacaklarına asla kesin gözüyle bakma.” diye bir saptaması bulunan muhteşem yazar.
” Herhangi bir anlaşmazlıkta, ya kendimizi savunuruz, ya da öğreniriz. ” diye bir ifadesi bulunan ve bizi öğrenmeye iten insan.
” Sorunlar alt edilmek için, özgürlük kanıtlanmak için ve biz rüyamıza inandığımız sürece hiçbirşey rastlantı değil.” ifadesiyle motive eden yazar.
” Bizim kim olduğumuzu, ne olmakta olduğumuzu saptayan şey, karşımızdaki zorluk değil, onu karşılayış biçimimiz, ona karşı davranış biçimimiz. Enkaza bir yanar kibrit mi fırlatacağız, yoksa üzerinde çalışıp adım adım özgürlüğe mi yaklaşacağız. ” diye bir ifadesi kitaplarından birinde geçen, ve zorluklara karşı savaşımızı destekleyen yazar…
” Tüm yıllar boyunca, bizi anlayacak birilerini, bizi olduğumuz gibi kabullenecek, taşı güneş ışığı kadar yumuşatacak sihirbaz gücüne sahip birilerini, bizi yargılar yerine mutluluğa götürecek, geceleyin ejderhalarımızla yüzleşebilecek, bizi olmayı tercih ettiğimiz ruha dönüştürebilecek birilerini bulmak için bekledik, diye düşündüm. Daha dün, bu sihirli biri’ni, aynada gördüğümüz yüzde buldum. o, biz ve kendi el yapımı maskelerimiz. ” diyerek asıl gerçeği bize her okuduğumuzda tekrar tekrar anımsatan ve pek çok insanın hayatını kitaplarıyla olumlu yönde etkilemiş yazar.
Richard Bach, içimizde yer alan kuytu köşeleri ziyaret etme cesaretini gösterebilmiş ve bunu olabildiğince bize yansıtmaya ve benimsetmeye çalışmış yazarlardan biridir.Kendisine ait tavsiye edilen kitaplar:
HİÇ BİR ŞEY RASTLANTI DEĞİL
Sayfa Sayısı: 256 Sayfa
Yayınevi: Arkadaş
Yayın Tarihi: 1 Eylül 2005
Dili: Türkçe
BİR
Sayfa Sayısı: 220 Sayfa
Yayınevi: Arkadaş
Yayın Tarihi: 1 Eylül 2005
Dili: Türkçe
Richard Bach ve Sonsuza Uzanan Köprü kitabında tanıştığımız eşi Leslie, bu kezde bizi değişik zaman ve mekanlarda büyülü bir yolculuğa çıkarıyor. Kimi zaman bir insan yaşamına yön veren, bir kimliği belirleyen yol ayrımlarında geziniyor, sevgi ve ayrılık, yenilgi ve direnç, yaşam ve ölüm duraklarından geçiyor.
PIRPIR
Sayfa Sayısı: 176 Sayfa
Yayınevi: Arkadaş
Yayın Tarihi: 01.Eylül.2005
Dili: Türkçe
Kendimizi bulmak,eski bir pırpırla kıyıdan kıyıya uçmaya benzer önümüzde fırtınalar vardır,
ancak bir kez başladığımızda, geri dönmek için çok geçtir artık.
Son günlerde her haberde adı geçen bir isim Orhan PAMUK…Avrupa
basınına baz demeçleri yüzünden Türklüğü alenen aşağılamaktan mahkemede
sanık sandalyesinde.Peki bu aralar çok sözü edilen Orhan PAMUK kimdir?
1952′de İstanbul’da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı
romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede ve şehrin Batılılaşmış
ve zengin semti Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. Otobiyografik kitabı
İstanbul’da anlattığı gibi Pamuk çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun
bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı.
Liseyi İstanbul’daki Amerikan lisesi Robert College’de okudu.
İstanbul
Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam
olmayacağına karar verip bıraktı. İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik
okudu, ama bu işi de hiç yapmadı. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı
olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya
başladı.
İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları yedi yıl sonra 1982′de yayımlandı.
İstanbullu zengin ve Pamuk gibi Nişantaşı’nda yaşayan bir ailenin üç
kuşaklık hikâyesi olan bu roman Orhan Kemal ve Milliyet roman ödülleri aldı.
Pamuk ertesi yıl Sessiz Ev adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca
çevirisiyle 1991 Prix de la découverte européene’i kazandı. Venedikli bir
köle ile bir Osmanlı alimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı
Beyaz Kale (1985), 1990′dan sonra da başta İngilizce olmak üzeri pek çok
dilde yayımlanarak Pamuk’a uluslararası ilk ününü sağladı. Aynı yıl Pamuk
karısıyla Amerika’ya gitti ve 1985-88 arasında New York’ta Columbia
Üniversitesi’nde “misafir alim” olarak bulundu. Büyük bir çoğunluğunu burada
yazdığı ve İstanbul’un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp
karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan Kara Kitap adlı romanı
1990′da Türkiye’de yayımladı. Fransızca çevirisiyle Prix France Culture
(ödülünü) kazanan bu roman hem popüler hem de deneysel olabilen, geçmişten
ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk’un ününü hem
Türkiye’de, hem de yurt dışında genişletti. 1991′de, Pamuk’un Rüya adını
verdiği bir kızı oldu. Aynı yıl Kara Kitap’taki bir sayfalık bir hikâyeden
senaryolaştırdığı Gizli Yüz filme çekildi.
1994′te Türkiye’de yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen
üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının
en çok okunan kitaplarından biridir. Pamuk’un Osmanlı ve İran nakkaşlarını
ve Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile
romanının entrikasıyla hikâye ettiği Benim Adım Kırmızı adlı romanı 1998′de
yayımladı. Bu kitapla Fransa’da Prix Du Meilleur Livre Etranger, İtalya’da
Grinzane Cavour (2002) ve International Impac-Dublin ödülünü (2003) kazandı.
1990′ların ortasından itibaren Pamuk insan hakları, düşünce özgürlüğü
konularında yazdığı makalelerle Türk devletine karşı eleştirel bir tutum
aldı, ama siyaset ile fazla ilgilenmedi. “İlk ve son siyasi romanım” dediği
Kar adlı kitabını 2002′de yayımladı. Doğu Anadoludaki Kars şehrinde, siyasal
islâmcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki
şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap ile yeni tarz bir “siyasal roman”
yazmayı denedi. Uluslararası ve Türk gazete ve dergilerine yazdığı edebi ve
kültürel makalelerle, kendi özel not defterlerinden yaptığı geniş bir
seçmeyi Pamuk 1999 yılında Öteki Renkler adıyla yayımladı.
Pamuk’un 2003 yılında yayımladığı son kitabının adı İstanbul’dur.
Yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarından, hem de İstanbul
şehri üzerine bir deneme olan ve yazarın kendi kişisel albümüyle, Batılı
ressamların ve yerli fotoğrafçıların eserleriyle zenginleştirilmiş bu
şiirsel kitabı sınıflamak zordur.
Orhan Pamuk New York’ta geçirdiği üç yıl dışında, bütün hayatını İstanbul’da
aynı sokaklarda, aynı semtlerde geçirdi. Şimdi de doğduğu, binada yaşıyor.
Otuz yıldır roman yazan Pamuk yazarlıktan başka hiçbir iş yapmadı. Orhan
Pamuk’un kitapları, en son Benim Adım Kırmızı’nın Japonca yayımlanmasıyla
birlikte otuz dört dile çevrildi.
Orhan Pamuk’un son romanı Kar, New York Times Book Review tarafından
2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi.
Çalışmaları
Benim Adım Kırmızı
Beyaz Kale
Cevdet Bey ve Oğulları
Gizli Yüz
Kar
Kar / Sert Kapak
Kara Kitap
Kara Kitap Ciltli
Öteki Renkler
Öteki Renkler 1. Hamur
Sessiz Ev
Yeni Hayat
Ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem.
O işe neler mani olur diye düşünürüm.
Engelleri ortadan kaldırdım mı iş kendi kendine yürür.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Zirvelerde kartallar da bulunur, yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir.
CENAP ŞAHABETTİN
Başarının şartları, bilmek, istemek, cüret etmek ve susmaktır.
AXEL MUNTHE
Eğer büyüklüğe erişmek istiyorsanız, şimdi bulunduğunuz yerde, elinizde şimdi bulunanlarla işe başlamalısınız. Yaşadığı şehre faydası olan, orada yaşarken iyi bir vatandaş olmaya çalışan, aile hayatını daha iyi yürütmeye çalışan bir kimse, ister bir atölyede ister bir tezgâhın gerisinde çalışsın, veya isterse kendi evini yönetmekle meşgul olsun, her zaman ve her yerde üzerinde durduğu işin daha iyisini yapmaya çalışan bir kimse, her şeyden önce yaşadığı çevrede büyük olan bir kimse, her yerde büyük bir insandır.
RUSSELL H.CONWELL
İki türlü başarı vardır. Biri, çok nâdir başarıdır ki, hiç kimsenin sahip olamadığı yapma gücüne sahip olan insana nasib olur. Bu dehâdır. Fakat bizim başarılı insan dediğimiz vasat insan, dâhi değildir. O sadece, hemcinsleri ile paylaştığı alelade vasıflarını aleladenin üstünde bir derecede geliştirmiş insandır.
THEODORE ROOSEVELT
Gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgardan hayır
gelmez.
MONTAIGNE
Başkalarından üstün olmamız önemli değildir. Önemli olan dünkü halimizden üstün olmamızdır.
HİNT ATASÖZÜ
Yaşamımızda en önemli şey kazançlarımızı kullanmak değildir. Bunu herkes yapar. Asıl önemli olan kayıplarımızdan kazanç sağlamamızdır. Bu zeka gerektirir; akıllı insanlarla aptal insanlar arasındaki fark budur.
WILLIAM BOLITH
Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır: Zamanınızı ve neşenizi çalarlar.
GOETHE
Kazananlar, sizin gibi insanlardır.
Kazananlar, fırsatları değerlendirir.Herkes gibi, başarısızlıkdan korkarlar, fakat korkunun kendilerini kontrol etmesine izin vermezler.
Kazananlar, pes etmezler.Yaşam zorlaştığında, ortalık sakinleşinceye dek oldukları yerde beklerler.
Kazananlar, esnektirler. Onlar birden fazla çözüm olduğunu fark ederler ve her zaman diğer yolları denemeye de gönüllüdürler.
Kazananlar, mükemmel olmadıklarını bilirler. Dİrençlerinin ve gayretlerinin en son noktasında dahi güçsüz yanlarına saygı duyarlar.
Kazananlar, düşerler. Fakat düştükleri yerde kalmazlar.İnatla düşmenin onları tırmandaktan alıkoymasına itiraz ederler.
Kazananlar, ne başarısızlıkları için kaderi, ne de başarıları için şansı sebep olarak göstermezler.
Kazananlar, yaşamları için sorumluluğu kabul ederler.
Kazananlar, herşeyin içindeki iyi tarafları gören positif düşünceli kişilerdir.Sıradan koşullarda sıradışılığı gerçekleştirirler.
Kazananlar, diğerleri onların nereye gittiklerini göremeselerde ve ne kadar zor olsa da seçtikleri yolun doğruluğuna inanırlar.
Kazananlar, sabırlıdırlar.Onlar bilirler ki, ulaşmak için sarf edilen çaba ne kadar çok ise hedef de o kadar değerlidir.
Kazananlar, sizin gibidirler.
Onlar dünyayı daha iyi bir yer yaparlar.
Sizlerle Sayın Muammer Erkul’ un dilden dile dolaşan ve her okuyanın gerçekten su gibi olmak istediği bir yazısını paylaşmak isterim….
SU OLDUĞUNU DÜŞÜN…
Her şey yerinde zamanında ve dozunda olmalı…
Şimdi sen “su” olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez… İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın…
Unutma; daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin… Gürültünün parçası olursun sadece!.. Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; “Su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye” diye düşünürler… Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler; Onlar için en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda…
Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez…Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol ; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Sen bir su ol… Ama rahmet ol; afet değil! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana “felaket” denmesin! Su isen bir bardağa sığabil ki; damarlara giresin!..
Su; yüce Tanrı’nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri… Ve suya benzediğini unutma! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma.
Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma…
Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil! Vadiler varken önünde ve ovalar varken yayılabileceğin; küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe… Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi… Tercih elindeydi hep ve hep de “senin” ellerinde olacak… Ya tutmayı öğreneceksin dilini veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken şu değil mi?
Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini… Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin… Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın… Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin “kıyıya yanaşmasını” bekleyeceksin !.. Demeyeceksin; “Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!..”
Demeyeceksin; “Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!..”
Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil… Ağzını açıp “Şelaleden dökülen suyu” içmeye çalışan bir tavsan gördün mü hiç?..Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her yaratık gibi!
Hadi… Sen şimdi “su olduğunu” düşün, ve kendini “su gibi” hisset…
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı…
Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla… Ama yine su gibi “bir küçük bardağın içine” sığdır ki kendini; girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Hayat ver… Vazgeçilmez ol !..
Bazen kendi kendime diyorum ki; acaba gerçekten çok mu olumsuz bakıyoruz günümüz koşullarına? Çok mu karamsarız her ne kadar her daim etrafımıza gülücükler dağıtsak da…
Ama her geçen gün o kadar çok olumsuz koşullar ve kişilerle karşılaşıyoruz ki ister istemez içimizdeki pozitif bakış ve geleceğe dair umut darbe yiyor…
İçimizdeki olumlu erdemleri, düşünceleri var olan her türlü olumsuz koşula rağmen olabildiğince paylaşmaya ve yaymaya çalışıyoruz…olumlu ve başarılı örnekleri emsal göstererek durum bu kadar da vahim değil diye düşünmeye çalışıyoruz ama aşikar olan bir gerçek de var ki toplumsal olarak her şeyden evvel bir sosyo-kültürel çöküş yaşıyoruz.Bu konu çeşitli ortamlarda dile geldiği zaman, bazen abartmamız gerektiğine dair yorumlar da geliyor ve başarı örnekleri sıralanıyor ama yine de bence bu örnekler istisnai örnekler…
Konuyu sosyal anlamda ele alırsak, büyüklerimizin bizlere dediği gibi özellikle sosyal koşullar bizim zamanımızda böyle değildi…
Bizler okula giderken o zamanın ulaşım koşullarında çoğu zaman mesafeleri yürüyerek kat etmek durumunda kalırdık ama ebeveynlerimiz bize hiç bir zaman ” Aman! çocuğum yolda dikkatli ol..yabancılarla konuşma, çantana ve kendine sahip ol…” gibi uyarılarda bulunmadıkları gibi bu konulardaki suç oranı da bu derece yüksek değildi.Kendimize ve çevremizdekilere güvenmemek gibi bir önyargı silsilesi sarmıyordu içimizi…Ama ya şimdi? Çocuklarımız sanki okula değil meydan muharebesine gidiyor…
” Aman kızım sağa sola dikkat et…Yabancılarla ve hatta öylesine tanıdığımız kişilerle bile fazla muhattap olma, neme lazım..devir kötü…Aman! çantana dikkat et, para çıkartırken sağa sola bak…. vesaire vesaire…hele bir de çocuğumuzun cep telefonu var sa ki hemen hemen hepsinin var. ” Aman! Evladım, cep telefonuna dikkat et, elinden almak icin sana zarar vermesinler…
Her ne kadar çocuklarda cep telefonu bulundurulması bazı kesimlerce onaylanmıyorsa da bugünün koşullarında onları kontrol ve koruma yollarından biri de bu..en azından bizden uzakta oldukları zaman güvende olduklarını kontrol etme şansımız var…Bu örnekleri çoğaltmak mümkün..Sonuç itibari ile gerek ebeveynler yüzünden ki bu çoğunlukla isteyerek olmuyor, tamamen korumaya yönelik… ve gerek se toplumun sosyo-kültürel koşulları nedeni özgüveni darbe yemiş ya da tamamen yitik çocuklar yetiştirmek durumunda kalıyoruz.
Hadi çocuklar neyse ya biz, yaşını başını almış kocaman insanlar!
Kapı zilimizi çalan ve tanımadığımız kişilere hangimiz sorgusuz sualsiz kapı açıyoruz?
Gerek normal telefon ve gerek se cep telefonu aramalarında eğer karşı tarafı tanımıyorsak ya da aranan numara belli değilse hangimiz tereddütsüz cevaplıyoruz?
Birileri hele de bu birileri yaşantımıza kıyısından köşesinden yeni girmiş birileri ise, çeşitli ortam ya da koşullarda ( bu bir sohbet ortamı ya da toplantı olabilir ) hangimiz sorulmaya başlayan özel ya da tüzel sorular sıklaştıkça acaba larla başlayan ve benden ne istiyor olabilir gibi endişelere kapılmıyoruz?
Neden bir kadına ya da bir erkeğe yaklaşan karşı cins bir diğeri için istisnalar kaideyi bozmamak üzere bir çok anlamda potansiyel suçlu olarak algılanıyor?
Neden dürüstlüğün adı salaklık olmuştur?
Neden açıksözlülük ya da ileri görüşlülük sıradışı olmak olarak algılanmaya başlanmıştır?
Bakınız düşündükçe soruların ardı arkası kesilmiyor?
Her bir sorunun açılımını yapmaya kalkışırsak belki konular ve içerikleri çok dağılacaktır ama işin özüne gidildiğinde güzelim memleketimizin sosyo-kültürel anlamda belki son onbeş-yirmi senedir batan bir gemi gibi nasıl da burun üstü dibe gitmekte olduğunu görebiliriz.
Bir toplumun, birçok anlamda asırlardır nesiller boyu bir diğerine aktarılarak taşınmış olan manevi değerlerinin baştan yaratılması mümkün değildir.Somut örneklerde bile bu kolay yapılamaz.Halihazırda İstanbul’ daki çarpık yapılaşmaya köklü bir çözüm getirilemiyorsa ki en köklü değişim şehirin komple imha edilmesi ve baştan şehir planlamasının yapılmasıdır ki bunun olamıyacağını hepimiz maalesef biliyoruz.Aynı şekilde halihazırdaki sosyal yapının da köklü değişimi mümkün değildir ancak zaman içinde yetişen yeni nesile bir zamanlar bize verilen erdemler yeni baştan ve doğru anlamda ( öncelikle çekirdek aile ortamında sonra okul ve diğer toplumsal sistemlerin içinde ) aşılanırsa en azından gelecekte manevi anlamda daha saygılı ve sevgili bir toplumsal yapıya ulaşılabilir.
Herkes bir arayışta. Ama hepimiz yalnızız.
Her gittigimiz yer sanki gizli bir kırık kalpler kulübü. Dost sohbetlerimizde o ‘beklediğimizin’ nasıl biri olması gerektiğinden dem vuruyoruz sık sık. Bizim gibi ümitsiz bekleyenlerle aynı hüzünlü şarkılara eşlik ediyoruz. Sonra aynı acıyı yaşıyor olmamızdan olsa gerek, birbirimize çeviriyoruz bakışlarımızı. Ama beklenilenin yanımızdakilerden çok başka olduğunun çabuk farkına varıyoruz…
Doldurulmaz sevgi boşluklarımız var. Kendini alışverişten, kuaförden alamayan, markalar imparatorluğuna gömülmüş kadın da sevgiyi istiyor, bakışlarını herkesten kaçıran utangaç genç kız da. Hayatına giren kadın sayısını şeref madalyası gibi taşıyan adam da gerçek sevgiye aç; ömrünü doksan dakikalık maçlara adayan da.
Herkes aslında en çok saçlarının şevkatle okşanılmasına muhtaç.
MASUMİYET VARSA İŞİN İÇİNDE,YANLIŞ YOKTUR ÇÜNKÜ.
Bulmak o kadar degerli olmuş ki;
artık huzur olacaksa,
TEHLİKEYİ ŞEYTAN BİLE İSTEMİYOR!
Cam gibidir kadınlar…
Elinizden kaydırıp kırarsanız onları, bir daha eskisi gibi olmazlar. Hasar az bile olsa; dikkatli hiçbir gözden kaçmaz beceriksizce yapılmış tamirler.Artık onu baş köşeye de koysanız, kırıktır işte. Atlas halılarla döşeli salonlarda da oturtsanız; altın sulara da bulasanız, kırıktır.
Kaprisinden değildir düzelmeyişi. Bazen düzelmek bile istese camdan kalp tamir tutar mı?
Hassaslığı mıdır kadının suçu? Yoksa suçlu onu kıran mı?
Bir camın düşerken çıkardığı şangırtı bir kadının feryadıdır.
Kırıklar elbet batar kalbine kıranların.
Bir kadından camdan gözyaşları akar…
Dönüşü yoktur kırılan camdan kalplerin.
Kadınlar cam gibidir.
Camın ömrü; kırılacağı ana kadar.
Recent Comments